<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Trkiz.Com Kiz Kizlar Kizlarla Chat Sohbet Muhabbet Mirc SesliChat SesliSohbet &#187; Masallar</title>
	<atom:link href="http://www.trkiz.com/kiz/masallar/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.trkiz.com</link>
	<description>Kiz Bayan bayanlar hanimlar Sohbet chat mirc muhabbet Hakkinda Hersey Sesli</description>
	<lastBuildDate>Sun, 05 Sep 2010 16:17:00 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Bremen Mizikacilari</title>
		<link>http://www.trkiz.com/bremen-mizikacilari.php</link>
		<comments>http://www.trkiz.com/bremen-mizikacilari.php#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Nov 2007 17:31:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masallar]]></category>
		<category><![CDATA[Bremen]]></category>
		<category><![CDATA[Mizika]]></category>
		<category><![CDATA[mizikaci]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sevdadan.com/bremen-mizikacilari.php</guid>
		<description><![CDATA[BREMEN MIZIKACILARI
Bir zamanlar yaşlı ve yorgun bir eşek varmış. Sahibinin onu artık daha fazla beslemek istemediği ortaya çıkmış. &#8221; En iyisi buralardan gitmek &#8221; diye düşünmüş eşek. &#8220;Bremen&#8217;de şarkıcılık yaparım. Bazıları anırmamı pek bir beğenirdi zaten.&#8221;
Böylece bir sabah erkenden yola çıkmış. Bir süre yürüdükten sonra iki büklüm bir köpekle karşılaşmış. &#8220;Artık sahibime avda yardımcı olamayacak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>BREMEN MIZIKACILARI</p>
<p>Bir zamanlar yaşlı ve yorgun bir eşek varmış. Sahibinin onu artık daha fazla beslemek istemediği ortaya çıkmış. &#8221; En iyisi buralardan gitmek &#8221; diye düşünmüş eşek. &#8220;Bremen&#8217;de şarkıcılık yaparım. Bazıları anırmamı pek bir beğenirdi zaten.&#8221;</p>
<p>Böylece bir sabah erkenden yola çıkmış. Bir süre yürüdükten sonra iki büklüm bir köpekle karşılaşmış. &#8220;Artık sahibime avda yardımcı olamayacak kadar yaşlandım,&#8221; demiş köpek eşeğe. &#8221; Sahibimde artık beni beslemiyor.&#8221; Eşek gülmüş. &#8221; Benimle Bremen&#8217;e gelsene şarkıcı oluruz,&#8221; demiş.</p>
<p>Yola koyulmuşlar.Çok geçmeden bir damın üzerinde üzgün oturan bir kedi görmüşler. &#8221; Çok yaşlandım, fareler bile dalga geçiyorlar, &#8221; demiş kedi. &#8220;Sen de bizimle gel&#8221; demiş eşek. &#8220;Sesin hala güçlü çıkıyor, şarkı söyleriz Bremen&#8217;de.&#8221;</p>
<p>Bağıra bağıra şarkılar söyleyerek yola devam etmişler. Bir çiftlik evinin yakınlarından geçerken kendi seslerinden yüksek bir sesle irkilmişler. &#8221; Kuk-ku-ri-kuuuuuuuuu!&#8230;Sonum geldi!&#8221; diyormuş iri bir horoz. Sonra eşek, köpek ve kediye yana yakıla anlatmış: &#8221; Bu akşam sahibimin konukları gelecek. Öyle hissediyorum ki beni pişirip yiyecekler.&#8221; Eşek&#8221;Endişelenme, seninki gibi bir ses bize çok şey katar. Haydi gel şarkıcı olalım,&#8221; demiş.</p>
<p>Akşam olduğunda hepsi çok yorulmuş. Bir şeyler yemek ve uyumak istiyorlarmış.İlerde penceresinden ışık süzülen bir kulübe görmüşler. Horoz uçup pencereden içeri bakmış. &#8220;Dört soyguncu görüyorum, nefis bir sofranın başındalar,&#8221; demiş. &#8220;Bir planım var,&#8221; demiş eşek. Birbirlerinin sırtına tırmanmışlar. En altta eşek, sonra köpek, onun üstünde kedi ve nihayet en tepede de horoz. Pencere yaklaşıp çıkarabilecekleri en yüksek sesle bağırmaya başlamışlar. &#8220;İmdaaaaaat! Bu bir hayalet!&#8221; demiş soygunculardan birisi. &#8221; &#8220;Bence bir canavar!&#8221; demiş ötekisi. &#8221; Bence cadılar bastı! &#8221; demiş öteki. &#8221; Annemi istiyorum,&#8221; demiş sonuncusu. Bir kaç dakika sonra dört şarkıcımız soygunculardan kalan sofradaymışlar.</p>
<p>Geceleyin onlar uyurken soyguncular geri gelmişler. Ama hayvanlar hazırlıklıymış. Soyguncular içeri girer girmez, eşek &#8220;Şimdi&#8221; demiş ve saldırıya geçmişler. Soyguncular bir daha hiç dönmemecesine kaçmışlar oradan. Şarkıcılarımız da bu sevimli küçük kulübeye yerleşmişler. Bremen&#8217;e gitmeyi de bir süre ertelemişler, ama her gün şarkı söylemeyi unutmuyorlarmış.Eğer bir gün onları dinleme şansınız olursa, Bremen sakinlerinin ne büyük bir tehlike atlattıklarını anlamanız güç olmaz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.trkiz.com/bremen-mizikacilari.php/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kel Oglan Unlu Falci</title>
		<link>http://www.trkiz.com/kel-oglan-unlu-falci.php</link>
		<comments>http://www.trkiz.com/kel-oglan-unlu-falci.php#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Nov 2007 17:44:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sevdadan.com/kel-oglan-unlu-falci.php</guid>
		<description><![CDATA[Günün birinde Keloğlan gurbete çıkmaya karar vermiş. Heybesini hazırlamış, anasıyla
helallaşmış, çıkmış yola.
Sırtında torbası, elinde değneğiyle yürümeye başlamış. Evden çok uzaklara gitmiş.
Bir köye yaklaşırken hava iyiden iyiye kararmış. Çalılıkların ardında da bir karaltı
belirmiş.
Keloğlan hemen bir ağacın arkasına gizlenip, adamı gözetlemiş. Adam koynundan
çıkardığını, oradaki bir çalının dibine gömmüş. Sonrada oradan uzaklaşmış.
Keloğlan bir süre bekledikten sonra oraya varmış. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Günün birinde Keloğlan gurbete çıkmaya karar vermiş. Heybesini hazırlamış, anasıyla<br />
helallaşmış, çıkmış yola.<br />
Sırtında torbası, elinde değneğiyle yürümeye başlamış. Evden çok uzaklara gitmiş.<br />
Bir köye yaklaşırken hava iyiden iyiye kararmış. Çalılıkların ardında da bir karaltı<br />
belirmiş.<br />
Keloğlan hemen bir ağacın arkasına gizlenip, adamı gözetlemiş. Adam koynundan<br />
çıkardığını, oradaki bir çalının dibine gömmüş. Sonrada oradan uzaklaşmış.<br />
Keloğlan bir süre bekledikten sonra oraya varmış. Yerlere dikkatlice bakmış. Adamın<br />
kazdığı yeri bulmuş. Toprağı kazmağa başlamış. Biraz kazdıktan sonra gözlerine inanamamış. Çünkü<br />
toprağın altında bir torba dolusu altın varmış.<br />
Keloğlan düşünmüş, taşınmış. Bu altının çalıntı olduğuna karar vermiş. Hem onu sahibine<br />
vermek, hem de bundan yararlanmak için bir plan kurmuş kendi kendine.</p>
<p>Torbayı başka bir yere gömmüş. Düşmüş yola. Değneğini vura vura yürümüş, yürümüş.<br />
Sonunda köye varmış.<br />
Doğruca köy odasına gitmiş. Kapıyı açıp &#8220;Selamünaleyküm ağalar&#8221; diyerek içeriye girmiş.<br />
Köylüler bir yabancının geldiğini görünce onunla ilgilenmişler.<br />
Buyur, buyur deyip konuğa yer göstermişler. Eline bir bardak çay verip halini hatırını<br />
sormuşlar.<br />
Keloğlana ne iş yaptığını sorduklarında, keloğlan onlara:<br />
-Ben fal bakarım ağalar, demiş. Fal bakaar yitikleri bulur, geleceği okurum.<br />
Bunu duyan köylüler Keloğlana daha saygılı davranmışlar. Köylerine onur verdiğini<br />
söyleyerek onu birkaç gün misafir etmeğe karar vermişler.<br />
Hemen önüne büyük bir sini içinde yemek vermişler. Keloğlan buna çok sevinmiş. Çünkü<br />
sabahtan beri hiç bir şey yememiş. Karnı açlıktan zil çalıyormuş.<br />
Önüne konan yağı, balı, peyniri, sıcak gözlemeyi indirmiş mideye. Üstüne de okkalı bir<br />
kahve içmiş. Bir köşeye serdikleri yatağa uzanmış. Sabaha kadar deliksiz bir uyku çekmiş.<br />
Ertesi gün, sabah olunca köyden bir kese altının çalındığını söylemişler Keloğlana.<br />
Keloğlan:<br />
-Bir tas içinde su getirin, demiş.<br />
Köylüler hemen bir tas bulup içine de su doldurup Keloğlanın önüne koymuşlar. Keloğlanın<br />
ne yapacağını görmek içinde etrafına toplanmışlar. Keloğlanda anlamsız anlamsız mırıldanarak<br />
ellerini suya batırmış. Sonra ıslak ellerini yüzüne sürmüş. Bir an düşünür gibi yapmış. Sonra da<br />
köylülere altın dolu torbayı gömdüğü yeri tarif etmiş.<br />
Köylüler koşup gitmişler Keloğlanın tarif ettiği yere. Altın torbasını elleriyle koymuş<br />
gibi kolayca bulmuşlar.<br />
Bu olay Keloğlan&#8217;ın saygınlığını artırmış. Onu yere göğe koymamışlar. Namı da çevre<br />
köylere kadar yayılmış.<br />
Günün birinde eşeğini kaybeden bir köylü içinde suya bakmış. Sonra adamı başından savmak<br />
için:<br />
-Senin eşeğin ne yerde ne de gökte. Ortaada bir yerde demiş.<br />
Köylü aranıp dururken, eşeğini küçük bir tahta köprüde bulunca sevinç içinde köye dönmüş.<br />
Herkese olanları anlatmış.<br />
Bu olay da Keloğlanın ününe ün katmış. Keloğlanın ünü köyden köye, köyden kasabaya<br />
yayılmış. Eşeğini bulan adam bir gün padişahın bulunduğu kente gitmiş. Keloğlan&#8217;ın yitik eşeği<br />
nasıl bulduğunu anlatınca bu haber padişaha kadar ulaşmış.</p>
<p>Padişah da ne zamandır bir falcı ararmış meğer. Babasının emanet ettiği kılıncın sırrını<br />
çözdürmek için. Kılınçın sırrının çözülmesi için o güne dek denemediği falcı, bilgin, büyücü<br />
kalmamış. Kılıncın sırrını bir türlü çözememişler.<br />
Padişahın adamları Keloğlanı bulunduğu köyden apar topar aldıkları gibi yaka paça<br />
padişahın huzuruna çıkarmışlar. Keloğlan çok korkmuş. Padişahın derdini çözümleyemezse,<br />
kellesinin gideceğini biliyormuş. Bu nedenle padişaha &#8220;Ben falcı falan değilim&#8221; demiş ise de<br />
padişah dinlememiş.<br />
Padişah kılıcı Keloğlana göstermiş:<br />
Ben çok küçükken babam bu kılıcı bana verirken, büyüyünce sırrını çözmemi vasiyet<br />
etmişti. Ama bugüne kadar bu kılıncın sırrını hiç kimse çözemedi, demiş.<br />
Şimdi, Keloğlan bu sırrı çözecek, padişah da ona &#8220;Ne dilersen dile benden&#8221; diyecekti.<br />
iyi hoş ama, keloğlan bunca bilginin, falcının, büyücünün çözemediği sırrı nasıl çözecekti.<br />
Keloğlan içinde &#8220;bir atlarsın çegirme, iki atlarsın çeğirge&#8230;&#8221; diye söylenmiş.<br />
Padişah Keloğlana bugüne kadar kılıncın sırrını çözmek için ortaya çıkıp da başaramayan<br />
kırk kişinin kafasının nasıl vurulduğunu anlatmış. Bu sözleri duyan Keloğlanın korkusu daha da<br />
artmış. Bu beladan nasıl kurtulacağını düşünmeye başlamış.<br />
Padişah:<br />
-Sana yarına dek müsaade, demiş. Bu sırrrı çözersen senin için yokluk yok artık. Ama<br />
sırrı çözemezsen kel kafan da yok. Bunu iyi bilesin Keloğlan&#8230;.<br />
Keloğlan bakmış bir kaçamak yol bulamamış. Zamandan kazanmak için padişah&#8217;a:<br />
-Bana kırk gün izin verin, kırk gün sonrra bu işi bitmiş bilin demiş.<br />
Padişah:<br />
-Hay hay, demiş. Bu iş için kırk yıldır bekliyorum. Ne yapalım kırk gün daha bekleriz,<br />
demiş.<br />
Keloğlan&#8217;ı bir odaya kapamışlar. Kılıcı önüne koymuşlar. İstediği cevizi, inciri, çuval<br />
çuval yığmışlar. Her öğün en güzel yemeklerden getirmişler.</p>
<p>Keloğlan kırk gün kırk gece düşünmüş. kılınçın sırrını çözememiş. Kırkıncı gün sabah<br />
erkenden uyanmış. Düşünmeye başlamış ama nafile. Sırrı çözememiş. Kellesi gideceği için<br />
öfkelenmiş. Kılıcı eline alarak &#8220;Lanet olsun senin altının da elmasın da&#8221; diye söylenmiş. Sonra<br />
o öfkeyle kılıcı sapından tuttuğu gibi duvara vurmuş. Ama öyle hızlı vurmuş ki kılınç sapından<br />
kırılmış. Keloğlan elinde kalan sapa dikkatlice bakmış şaşırmış kalmış.</p>
<p>Çünkü sapın içinde bükülmüş bir kağıt varmış. Kağıdı yırtmadan çıkartmış. Kağıtta bir<br />
şeyler yazıyormuş. Ama Keloğlanın okuma yazması olmadığından okuyamamış. Bu sırada verilen kırk<br />
günlük mühlet de sona ermiş. Padişahın adamları Keloğlan&#8217;ı yaka paça Padişahın huzuruna<br />
getirmişler. Keloğlan elindeki kırık kılıncın sapı ile, içinden çıkardığı kağıdı padişaha<br />
uzatmış.</p>
<p>Padişah Keloğlanın uzattığı kağıttaki yazılanları okumaya başlamış. Okudukcada<br />
şaşkınlığı artmış.</p>
<p>Çünkü kağıttaki yazı babasının yazısı imiş. Oğluna yazdığı mektupta şöyle diyormuş:</p>
<p>&#8220;Yiğit şehzadem, saltanatım sana kalacak. Ama çok küçüksün. Bugünlerde ölüp gidersem,<br />
ortalıkta kalmandan korkuyorum. Bunun için sana bir hazine sakladım. Gömüldüğü yeri bu kağıtta<br />
gösteriyorum. Sen büyüyüp kılıncın sırrını çözünce bu hazine senin olacaktır. Sen de, padişah<br />
olmasan bile, bu hazine ile rahat bir yaşam sağlarsın kendine.&#8221;</p>
<p>Hemen mektupta belirtilen yere gitmişler. Adamlar topraği kazınca gercekten çok büyük<br />
bir hazine bulmuşlar.</p>
<p>Padişah bu işe çok sevinmiş. Hem hazineyi bulduğu için, hemde babasının vasiyetini<br />
yerine getirdiği için Keloğlan&#8217;a:<br />
-Dile benden ne dilersen? Ne istersen veereceğim, demiş.</p>
<p>O zaman Keloğlan bulunan hazineden ufak bir pay ve padişahın güzel kızını istemiş.</p>
<p>Padişah önce karşı çıkmış bu isteğe. Ama sonra verdiği sözü hatırlamış.<br />
Keloğlan ile kızını evlendirmiş. Hazineden de büyük bir pay vermiş. Keloğlan padişahın<br />
kızı ile mutlu bir hayat sürmüşler&#8230;<br />
Onlar ermiş muradına, biz gidelim diğer masalları okumaya&#8230;..</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.trkiz.com/kel-oglan-unlu-falci.php/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Diyet Masali</title>
		<link>http://www.trkiz.com/diyet-masali.php</link>
		<comments>http://www.trkiz.com/diyet-masali.php#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Nov 2007 17:37:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masallar]]></category>
		<category><![CDATA[Diyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sevdadan.com/diyet-masali.php</guid>
		<description><![CDATA[Dar kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir aslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu&#8217;da, tüm Rumeli&#8217;de sınır boylarında büyük bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Dar kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir aslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu&#8217;da, tüm Rumeli&#8217;de sınır boylarında büyük bir ün kazanmıştı. Hatta İstanbul&#8217;da bile yeniçeriler, satın alacakları kamaların, saldırmaların, yatağanların üstünde &#8220;Ali Usta&#8217;nın işi&#8221; damgasını arıyorlardı. O, çeliğe çifte su vermesini biliyordu. Uzun kılıçlar değil, yaptığı kısacık bıçaklar bile iki kat olur, kırılmazdı, &#8220;Çifte su vermek&#8221; sanatının, yalnız ona özgü bir sırrı vardı. Yanına çırak almaz, kimseyle çok konuşmaz, dükkânından dışarı çıkmaz, durmadan uğraşırdı. Bekârdı. Hısımı, akrabası yoktu. Kentin yabancısıydı. Kılıçtan, demirden, çelikten, ateşten başka söz bilmez, pazarlığa girişmez, müşterileri ne verirse alırdı. Yalnız savaş zamanları ocağını söndürür, dükkânının kapısını kilitler, kaybolur, savaştan sonra ortaya çıkardı. Kentte onunla ilgili birçok hikâye söylenirdi. Kimi &#8220;cellat elinden kaçmış bir çelebi&#8221;, kimi &#8220;sevgilisi öldüğü için dünyadan elini eteğini vakitsiz çekmiş garip&#8221; derdi. Siyah şahane gözlerinin mağrur bakışından, soylu davranışlarından, gururlu suskunluğundan, düzgün sözlerinden onun öyle sıradan bir adam olmadığı belliydi&#8230; Ama kimdi? Nereliydi? Nereden gelmişti? Bunları bilen yoktu. Halk onu seviyordu. Kentte böyle tanınmış bir ustanın bulunması herkes için ayrı bir övünç kaynağıydı.<br />
- Bizim Ali&#8230;<br />
- Bizim koca usta&#8230;<br />
- Dünyada eşi yoktur&#8230;<br />
- Zülfikâr&#8217;ın sırrı ondadır!.. derlerdi.<br />
Koca Ali en kalın, en katı demirleri mısır yaprağı gibi incelten, kâğıt gibi yumuşatan sanatını kimseden öğrenmemiş, kendi kendine bulmuştu. Daha on iki yaşındayken, sert bir beylerbeyi olan babasının başı vurulmuş, öksüz kalmıştı. Amcası çok zengindi. Gösterişe düşkün bir vezirdi. Onu yanına aldı. Okutmak istedi. Belki devlet katında yetiştirecek, büyük görevlere çıkaracaktı. Ama Ali&#8217;nin yaratılışında &#8220;başkasına gönül borcu olmak&#8221; gibi bir sızlanmaya yer yoktu. &#8220;Ben kimseye eyvallah etmeyeceğim,&#8221; dedi. Bir gece amcasının konağından kaçtı. Başıboş bir adsız gibi dağlar, tepeler, dereler aştı. Adını bilmediği ülkelerde dolaştı. Sonunda Erzurum&#8217;da yaşlı bir demircinin yanına girdi. Otuz yaşına kadar Anadolu&#8217;da uğramadığı kent kalmadı. Kimseye boyun eğmedi. Gönül borcu olmadı. Ekmeğini taştan çıkardı. Alnının teriyle kazandı, içinde &#8220;kutsal ateş&#8221;ten bir alev bulunan her yaratıcı gibi, para için değil, sanatı, sanatının zevki için çalışıyordu. &#8220;Çeliğe çifte su vermek&#8221; onun aşkıydı. Gönüllü olarak savaşlara gittiği zamanlar yeniçerilerin, sipahilerin, sekbanların arasında, Ali Usta, işinin övgüsünü duydukça tadı dille anlatılmaz bir mutluluk duyardı. Ölünceye kadar böyle hiç durmadan çalışırsa daha birkaç bin gaziye kırılmaz kılıçlar, kalkanlar parçalayan çelik yatağanlar, zırhlar, keskin ağır saldırmalar yapacaktı. Bunu düşündükçe gülümser, tatlı tatlı yüreği çarpar, ruhundan kopan bir atılımla örsünün üzerinde milyonlarca kıvılcım tutuştururdu.<br />
- Tak!<br />
- Tak, tak!&#8230;<br />
- Tak, tak!<br />
İşte bugün de sabah namazından beri durmadan on saat uğraşmıştı. Dövdüğü eğri namluyu örsünün yanındaki su fıçısına daldırdı. Ocağının sönmeye başlayan ateşine baktı. Çekici bırakan eliyle terini sildi. Kapıya döndü. Karşıki mescitte dokunaklı dokunaklı akşam ezanı okunuyor, bacasının tepesindeki yuvada leylekler sonu gelmez bir takırdı koparıyorlardı. İkindi abdesti daha duruyordu. Yalnız ellerini yıkadı. Kuruladı. Yenlerini indirdi. Saltasını omzuna attı. Dışarıya çıktı. Kapısını iyice çekti. Kilitlemeye gerek görmezdi. Uzun alandan mescide doğru yürüdü&#8230; Kentin kenarındaki bu gösterişsiz tapınağa hep yoksular getirdi. Minaresi sokağa bakan küçük bir pencereydi. Müezzin buradan başını çıkarır, ezanını okurdu.<br />
Koca Ali mescide girince her zamankinden fazla kalabalık gördü. Hep üç kandil yakılırken bu akşam ramazan gibi bütün kandiller yanmıştı. Daha namaz safları dizilmemişti. Kapının yanına çöktü. Yanında alçak sesle konuşanların sözlerine istemeye istemeye kulak kabarttı. Konya&#8217;dan iki garip dervişin geldiğini, yatsı namazına kadar Mesnevi okuyacaklarını duydu.<br />
Akşam namazı kılınıp, bittikten sonra mescittekilerin bir bölümü çıktı.<br />
Koca Ali yerinden kımıldamadı. Zaten biraz başı ağrıyordu. &#8220;Mesnevi dinler, açılırım!&#8221; dedi. Büyük bir gönül rahatlığı içinde, iki garip dervişin ruhu ürperten ezgileriyle kendinden geçti. Her âşık gibi onun yüreğinde de sonsuz bir kendinden geçiş, bir coşku, bir kaynaşma yeteneği vardı. En küçük bir nedenle coşardı. Anlamını çıkaramadığı bir dilin gizemli uyumu, durgun kanını sular altında saklı derin bir su çevrintisi gibi kaynattı. Her yanı nedensiz bir sarsıntıyla titriyor, sökülmez bir hıçkırık boğazına düğümlenir gibi oluyordu. Yatsı namazını kıldıktan sonra mescitten çıkınca, doğru dükkânına giremedi. Yürüdü. Uykusu yoktu. Ilık, yıldızlı bir yaz gecesiydi. Samanyolu, sarı altın tozundan göz alabildiğine bir bulut gibi göğün bir yanından öbür yanına uzanıyordu. Yürüdü, yürüdü. Kentten mandıralara giden yolun geçtiği tahta köprüde durdu. Kenara dayandı. Geniş derenin dibine yansıyan yıldızlar, ışıktan çakıltaşları gibi parlıyor, şırıldıyordu. Kenardaki karanlık top söğütlerde bülbüller ötüyordu. Daldı, gitti. Saatlerce kımıldamadı. Dinlediği ezgilerin ruhunda kalan uyumlarını işitiyor, tıpkı mescitteki gibi kendinden geçiyordu. Ansızın arkasından bir ses:<br />
- Kimdir o?&#8230; diye bağırdı.<br />
Daldığı tatlı düşten uyandı. Döndü. Köprünün öbür yanında iki üç karaltı ilerliyordu. Elinde olmadan karşılık verdi:<br />
- Yabancı yok!<br />
- Kimsin?<br />
- Ali&#8230;<br />
Gölgeler yaklaştı. Bir adım kalınca onu giyiminden tanıdılar:<br />
- Koca Ali&#8230; Koca Ali, be!<br />
- Sen misin, Ali Usta?<br />
- Benim!<br />
- Ne arıyorsun bu saatte buralarda?<br />
- Hiç&#8230;<br />
- Nasıl hiç? Suya çekicini mi düşürdün yoksa!&#8230;<br />
Bunlar kent subaşısının adamları, bekçilerdi. Kol geziyorlardı. Ne diyeceğini şaşırdı. Geceleri afyon yutan bu serseriler, namuslular gözünde hırsızlardan, uğursuzlardan daha korkunçtu. Kendilerinden başka dışarıda bir gezeni yakaladılar mı, dayaktan canını çıkartırlardı. Ama, ona kötü davranmadılar. Bekçibaşı:<br />
- Ali Usta, sen deli mi oldun? dedi.<br />
- Yok.<br />
- Böyle gece yarısına yakın değil, hatta yatsıdan sonra sokakta, hele böyle kentin kıyısında kimsenin dolaşmasına ağamızın izin vermediğini bilmiyor musun?<br />
- Biliyorum.<br />
- Ee, ne arıyorsun buralarda?<br />
- Hiç&#8230;<br />
- Nasıl hiç&#8230;<br />
Koca Ali yine ses etmedi. Bekçiler onun namuslu bir adam olduğunu biliyorlardı. Hırpalamadılar. Yalnız:<br />
- Haydi yerine git, dolaşma&#8230; dediler.<br />
Geldiği yollardan hızlı hızlı dönen Koca Ali, ruhunda demin dinlediği uyumu tekrarlıyordu. Bülbüller keskin keskin ötüyor, uzaktan mandıraların köpekleri havlıyorlardı. Sokakta hiç kimseye rastgelmedi. Dükkânının önüne gelince durdu. Bacasının üstündeki leylek uyumamış, kefenli bir görüntü gibi ayakta duruyordu. Kapısı aralıktı. Çıkarken sıkı sıkıya kapadığını hatırladı:<br />
- Tuhaf, rüzgâr açmış olacak!&#8230; dedi.<br />
İşine yaramazdı ki, hırsız aşırmak sıkıntısına girsin&#8230;<br />
İçeriden kapıyı sürmeledi. Bekçilerin karışması canını sıkmıştı. İşte kentte yaşamak da bir türlü tutsaklıktı. Öte yandan da dağ başında, köyde sanatı geçmezdi. Birden ağır bir yorgunluk duydu. Kandilini yakmaya üşendi. Ocağın soluna gelen alçak musandıraya el yordamıyla çıktı. Büyük bir ayı pöstekisinden oluşmuş yatakçığına uzandı.<br />
Sıçrayarak uyandı. Kapısı vuruluyordu. Uyku sersemliğiyle:<br />
- Kim o? diye haykırdı.<br />
- Aç çabuk.<br />
Sabah olmuştu. Kapının aralıklarında bembeyaz ışık çizgileri parlıyordu. O hiç böyle dalıp kalmaz, güneş doğmadan uyanırdı. Doğruldu. Musandıradan atladı. Ayakkabılarını bulmadan yürüdü. Hızla sürmeyi çekti. Birdenbire açılan kapının dükkânı dolduran aydınlığı içinde, palabıyıklı, yüksek kavuklu Bekçibaşı&#8217;yı gördü. Arkasında keçe külâhlı, çifte hançerli genç yamakları da duruyorlardı. &#8220;Ne var?&#8221; der gibi yüzlerine baktı. Bekçibaşı:<br />
- Ali Usta, dükkânı arayacağız! dedi. Koca Ali şaşkınlıkla sordu:<br />
- Niçin?&#8230;<br />
- Bu gece Budak Bey&#8217;in mandırasında hırsızlık olmuş.<br />
- Ee, bana ne?&#8230;<br />
- Onun için işte dükkânı arayacağız.<br />
- O hırsızlıktan bana ne?<br />
- Hırsızlar çaldıkları bir kuzuyu köprünün altıda kesmişler. Meşin keselerin içindeki paraları alarak bir tanesini oraya bırakmışlar.<br />
- Bana ne?&#8230;<br />
- O keselerden bir tanesini de bu sabah senin dükkânın önünde bulduk&#8230; Sonra&#8230; Şu eşiğe bak. Kan lekeleri var!<br />
Koca Ali, kamaşan gözleriyle kapısının temiz eşiğine bakh. Gerçekten el kadar bir kan lekesi sürülmüştü. O, bu kırmızı lekeye dalgın dalgın bakarken, palabıyıklı bekçi:<br />
- Hem bu gece, geç saatte ben seni köprünün üstünde gördüm, orada ne arıyordun? dedi.<br />
Koca Ali yine verecek bir karşılık bulamadı. Önüne baktı:<br />
- Arayın&#8230; diyerek geri çekildi. Bekçiyle yamakları dükkâna<br />
girdiler. Örsün yanından geçen yamaklardan biri haykırdı:<br />
- Ay! İşte, işte&#8230;<br />
Koca Ali elinde olmadan, bekçinin baktığı yana gözlerini çevirdi. Yeni yüzülmüş bir deri gördü. Şaşırdı. Yamaklar hemen deriyi yerden kaldırdılar. Açtılar. Daha ıslaktı. Bir ağalarının, bir de suçlunun yüzüne bakıyorlardı. Bekçibaşı köpürerek sordu:<br />
- Çaldığın paraları nereye sakladın?<br />
- Ben para çalmadım.<br />
- İnkâr etme, işte kuzunun derisi dükkânında çıktı.<br />
- Ya kim koydu?<br />
- Bilmiyorum.<br />
Koca Ali öyle uzun boylu konuşmazdı. Subaşının karşısına çıkartıldığı zaman da, gece geç saatte köprünün üstünde ne aradığını anlatamadı. Bekçilerin bulduğu bütün kanıtlar aleyhine çıkıyordu. Budak Bey&#8217;in yeni sattığı beş yüz koyunun parası da mandıradan çalınmıştı. İki güçlü hırsız, bekçi çobanı sımsıkı bağlamışlardı. Sonra canını çıkarıncaya kadar dövmüşler, hatta işkence için bir kolunu da kırmışlardı. Ertesi gün yargıcın önünde bu çoban, hırsızın birini Koca Ali&#8217;ye benzettiğini söyledi. Gece geç saate kadar dükkânına gelmemesi, derinin dükkânda, para keselerinden birinin kapısı önünde bulunması, Koca Ali&#8217;nin suçlanmasına yetti. Ne kadar inkâr etse hırsızlık suçunu silemiyordu. Üstelik nereden geldiği, nereli olduğu da belli değildi.<br />
Sol kolunun kesilmesine karar verildi.<br />
Koca Ali bu kararı duyunca, ömründe ilk kez sarardı. Dudaklarını ısırdı. Karara boyun eğmekten başka yolu yoktu&#8230; Sendeleyerek ayağa kalktı. Yargıca dik bir sesle:<br />
- Kolumu bırakın, kafamı kesin! diye dilekte bulundu.<br />
Bu, ömründe onun ilk dileğiydi. Ama yaşlı yargıç hak yemez biriydi.<br />
- Hayır oğlum, dedi. Sen adam öldürmedin. Eğer çobanı öldürseydin, o zaman kafan giderdi. Ceza suça göredir. Sen yalnız hırsızlık ettin. Kolun kesilecek Hak böyle istiyor. Yasaların kestiği yer acımaz&#8230;<br />
Koca Ali&#8217;nin kolu kafasından çok değerliydi. Çeliğe &#8220;çifte su&#8221;yu bu iki koluyla veriyor, bu iki eliyle sınırlarda dövüşen binlerce gaziye çelik kalkanları kıran, ağır zırhları yırtan, demir tolgaları ikiye biçen tüy gibi hafif kılıçlar yetiştiriyor, yok pahasına, pir aşkına çalışıyordu.<br />
Onu, Ağa kapısında bekçilerin odası altına kapattılar. Cezanın uygulanacağı günü burada bekliyor, hiç sesini çıkarmıyor, çolak kalınca örsünün başında çekiç vuramayacağını düşünerek, tanrısı ölen inançlı bir kişinin yasını duyuyordu. Kolunun diyetini verecek on parası yoktu&#8230; Şimdiye kadar para için çalışmamıştı.<br />
Bütün kent halkı, Koca Ali gibi büyük bir ustanın kolu kesileceğine acıdı. Bu kadar yakışıklı, mert, çalışkan, güçlü, güzel bir adamın ölünceye kadar sakat sürünmesine en duygusuz gönüller bile dayanamıyordu.<br />
İşte herkes onu seviyordu.<br />
Sipahiler onlara çok ucuza kılıç döven bu adamı kurtarmaya sözleştiler. Kentin en büyük zengini Hacı Mehmet&#8217;e başvurdular; bu adam Karun kadar mal sahibi olduğu halde son derece cimriydi. Hâlâ kentin pazar yerinde küçük bir dükkânda kasaplık yapıyordu. Düşündü, taşındı; nazlandı. Suratını ekşitti. Başını salladı: Ama sipahilerle iyi geçinmek gerekiyordu.<br />
- Değil mi ki siz istiyorsunuz, dedi. Ben de onun kolu için diyet veririm. Ama bir koşulum var.<br />
- Ne gibi? diye sordular.<br />
- Varın kendisine söyleyin. Eğer ben ölünceye kadar bana, hiç para almadan hizmetçilik, çıraklık etmeye yanaşırsa&#8230;<br />
- Pekâlâ, pekâlâ&#8230;<br />
Sipahiler, Ağa kapısına koştular. Hacı Kasap&#8217;ın önerisini Koca Ali&#8217;ye söylediler. O, önce &#8220;kasaplık bilmediğini&#8221; ortaya sürdü. Kabul etmek istemiyordu. Sipahiler:<br />
- Adam sen de! Kasaplık iş mi? O kadar savaş gördün. Kılıç salladın. Bağlı koyunu yere yatırıp kesemez misin? diye üstelediler. &#8220;Kula kul olmak&#8221;, ölümlü dünyada &#8220;birisine gönül borcu duymak&#8221; acıların en büyüğüydü.<br />
O daha çok gençken, vezir amcasının kayırmasını bile çekememiş, gönül borcu altında kalmamak için aile ocağından kaçmış, gurbet ellerine atılmıştı. Şimdi kör talihi, onu bak kime köle edecekti? Sipahiler:<br />
- Hacı&#8217;nın yaşı yetmişi aşmış&#8230; Zaten daha ne kadar yaşar ki&#8230; O ölünce yine sen özgür kalır, bize kılıç yaparsın. Haydi, düşünme usta, düşünme! diyorlardı.<br />
Hacı Kasap, kesilecek kolun diyetini yargıca saydığı gün Hoca Ali&#8217;yi arkasına taktı. Dükkânına getirdi. Bu adam pek titiz, pek huysuz, oldukça çekilmez biriydi. Hiç durmadan dırdır söylenirdi. Cimriliğinden şimdiye kadar bir hizmetçi, bir çırak tutamamıştı. Koca Ali&#8217;yi eline geçirince hemen dükkânının köşesinde bir set yerleştirdi. Üstüne bir şilte koydu. Geçti, oraya oturdu. Her şeyi ona yaptırmaya başladı. Ama her şeyi&#8230; Sabah namazından beş saat önce kentten iki saat ötedeki mandırasından o gün satılacak koyunları ona getirtiyor, ona kestiriyor, ona yüzdürüyor, ona parçalatıyor, ona sattırıyor&#8230; ta akşam namazına kadar durmadan buyruklar veriyordu. Zavallıya yedirdiği, içirdiği yalnız bulgur çorbasıydı. Bazen kendi artıklarını köpeğe verir gibi önüne atardı. Geceleri dükkânı baştan aşağı yıkatıyor, uykuya yatmadan ertesi sabah için koyun getirmek üzere mandırasına yolluyordu. Odununu bile ormandan ona kestiriyor, suyunu ona taşıtıyor, her işi, her işini ona gördürüyordu. Hatta evinin bahçesindeki lağım kuyusunu bile ona temizletti.<br />
Koca Ali sade suya bulgur çorbasıyla bu kadar sıkıntıya yıllarca göğüs gerebilecekti. Ama Hacı Kasap&#8217;ın ikide bir:<br />
- Ulan Ali!&#8230; Kolunun diyetini ben verdim. Yoksa çolak kalacaktın!&#8230; diye yaptığı iyiliği tekrarlamasına dayanamıyordu. Bir gün, iki, üç gün dişini sıktı. Durmadan çalıştı. Gece uyumadı. Gündüz koştu. Efendisinin karşısında elpençe divan durdu. Yine:<br />
- Kolunun diyetini ben verdim.<br />
- &#8230;<br />
- Şimdi çolak kalacaktın, ha&#8230;<br />
- &#8230;<br />
- Benim sayemde kolun var.<br />
- &#8230;<br />
Hacı Kasap bu sözleri âdeta &#8220;aferin&#8221; dercesine diline dolamıştı. Her buyruğunun yerine getirilmesinden sonra kır sakallı, çirkin, sıska yüzünü ekşiterek, mavi çukur gözleriyle onu tepeden tırnağa kadar süzer, &#8220;Aklında tut, benim tutsağımsın!&#8221; der gibi verdiği diyeti hatırlatırdı. Koca Ali susar, yüreğinin parçalandığını, göğsüne sıcak sıcak bir şeyler yayıldığını, kilitlenen çenelerinin çatırdadığını, şakaklarının attığını duyardı. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri uğraşırken, mandıraya gidip gelirken, salhanede koyunları yüzerken, müşterilere et keserken, &#8220;Ne yapacağım, ne yapacağım?&#8221; diye düşünüyor, hiçbir şeye karar veremiyordu. Dünyada kimseye eyvallah etmeyerek azla yetinip, gururun mutluluğu için yaşamak isterken başına gelen bu bela neydi?<br />
Kaçmayı namusuna yediremiyordu. İşte o zaman gerçekten hırsızlık etmiş olacaktı. Ama bu herifin ikide bir de yaptığını başa kakmasına dayanmak ölümden pek güç, ölümden pek acı, ölümden pek ağırdı&#8230;<br />
Hacı Kasap&#8217;a köle olduğunun tam haftasıydı. Günlerden cumaydı. Yine erkenden mandıraya gitmiş, koyunları getirmiş, salhanede yüzmüş, dükkândaki çengellere asmıştı. Tezgâhın solundaki büyük, yağlı siyah taşta satırları biliyor, yine &#8220;Ne yapacağım, ne: yapacağım?&#8221; diye düşünüyor, dudaklarını ısırıyordu. Daha efendisi gelmemişti. Satırları bitirince büyük bıçakları bilemeye başladı.<br />
&#8220;Ne yapacağım, ne yapacağım?&#8221; diye düşünmeye öyle dalmıştı ki, kasabın geldiğini duymadı. Ansızın uğursuzun boğuk sesi yüreğini ağzına getirdi:<br />
- Ne yapıyorsun be?&#8230;<br />
Döndü. Efendi köşesine oturmuş, çubuğunu tüttürüyordu:<br />
- Bıçakları biliyorum, dedi.<br />
- Hay tembel miskin hay!&#8230; Sabahtan beri ne yaptın?<br />
Ses çıkarmadı. Kapakları çürümüş bu küçük, bu hain, bu yılan gözlere kırpmadan baktı, baktı. İhtiyar beklemediği bu acı bakışa kızdı. Sordu:<br />
- Ne bakıyorsun?<br />
- &#8230;<br />
Koca Ali sesini çıkarmıyor, bir hafta içinde belki beş yıllık hizmetini durup dinlenmeden gördüğü halde onu yine &#8220;tembel, miskin&#8221; diye kötülemekten sıkılmayan bu kötü insanı ezici bir bakışla süzüyordu. Yine yüreği parçalanır gibi oluyor, göğsüne sıcak bir şeyler yayılıyor, çeneleri kilitleniyor, şakakları zonkluyordu. Bir anda bu titreme durdu. Koca Ali gözlerini açtı. Bir hafta buna nasıl dayanmıştı? Şaşırdı. Hacı Kasap çubuğu yanına bıraktı. Hizmetçisinin bu ağır bakışından kurtuluvermiş gibi dırlandı:<br />
- Kolunun diyetini benim verdiğimi unutuyorsun galiba! dedi. Ben olmasaydım şimdi çolak kalacaktın&#8230;<br />
Koca Ali yine karşılık vermedi. Acı acı gülümsedi. Kızardı. Sonra birden sarardı. Hızla döndü. Bilediği satırların en büyüğünü kaptı. Sıvalı kolunu, yüksek kıyma kütüğünün üstüne koydu. Kaldırdı, ağır satırı öyle bir indirdi ki&#8230; O anda kopan kolunu tuttu. Gördüğü şeyin ürperticiliğinden gözleri dışarı fırlayan Hacı Kasap&#8217;ın önüne:<br />
- Al bakalım, şu diyetini verdiğin şeyi! diye hızla fırlattı. Sonra giysisinin kolsuz kalan yenini sıkı bir düğüm yaptı. Dükkândan çıktı.<br />
Onun bir zamanlar geldiği yer gibi, şimdi gittiği yeri de, kentte kimse öğrenemedi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.trkiz.com/diyet-masali.php/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kurbaga Prens</title>
		<link>http://www.trkiz.com/kurbaga-prens.php</link>
		<comments>http://www.trkiz.com/kurbaga-prens.php#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Nov 2007 17:32:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masallar]]></category>
		<category><![CDATA[Kurbaga]]></category>
		<category><![CDATA[Prens]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sevdadan.com/kurbaga-prens.php</guid>
		<description><![CDATA[Bir zamanlar yedii güzel kızı olan bir kral varmış. Bu kızların en güzeli en küçük olanmış.Güzel günlerde sarayın yakınındaki serin gölün kıyısında altın topuyla oynamaya bayılırmış. Bir gün kız topunu havaya atmış ve beklenmedik bir şey olmuş. Top göle düşmüş! &#8220;Topum gitti!&#8221; diye ağlamış kız. &#8220;Ben senin topunu getiririm,&#8221; demiş gölün kıyısındaki küçük bir kurbağa. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir zamanlar yedii güzel kızı olan bir kral varmış. Bu kızların en güzeli en küçük olanmış.Güzel günlerde sarayın yakınındaki serin gölün kıyısında altın topuyla oynamaya bayılırmış. Bir gün kız topunu havaya atmış ve beklenmedik bir şey olmuş. Top göle düşmüş! &#8220;Topum gitti!&#8221; diye ağlamış kız. &#8220;Ben senin topunu getiririm,&#8221; demiş gölün kıyısındaki küçük bir kurbağa. &#8220;Ama benimle arkadaş olacağına, yemeğini paylaşacağına ve geceleri yatağına alacağına söz verirsen, &#8221; diye devam etmiş kurbağa. &#8220;Tamam &#8221; demiş kız. Ama kurbağa suya dalıp kızın topunu ona gerir vermez koşarak saraya dönmüş.</p>
<p>Akşamleyin kral ve ailesi sofraya oturmuşlar. Tam yemeğe başlamak üzerelerken kapıdan bir vraklama sesi gelmiş. Küçük prenses duymazdan gelmeye çalışmış. Ama kral meraklanmış. &#8221; Kim o?&#8221; diye sormuş. Prenses bunun üzerine kurbağaya verdiği sözü babasına anlatmış. &#8221; Söz sözdür kızım,&#8221; demiş babası. Böylece prensesin nefret dolu bakışlarına rağmen kurbağaya sofrada yer verilmiş.</p>
<p>Yemekten sonra kız tek başına yatağına yönelmiş. Kurbağa masadan, &#8221; ya ben ne olacağım? &#8221; diye vraklamış. Kral kızına, &#8220;Verilen sözlerle ilgili söylediklerimi unutma&#8221; demiş.Prenses kurbağayı yanına alıp odasına götürmüş ve bir köşeye bırakmış. &#8221; Yastığına gelmek isterim demiş,&#8221; kurbağa. Prenses gözyaşları içinde kurbağayı yastığına bırakmış.</p>
<p>Tam o anda kurbağa yakışıklı bir prense dönüşmüş. &#8220;Korkma, &#8221; diye gülümsemiş. &#8221; Bir cadı beni kurbağa yapmıştı ve bu büyüyü ancak bir prenses bozabilirdi. Umarım arkadaş olabilirz. Hem bak artık bir kurbağa değilim.&#8221; Prens ve prenses çok geçmeden evlenmişler ve düğünlerinde tabii ki bazı yeşil dostlarını da davet etmeyi unutmamışlar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.trkiz.com/kurbaga-prens.php/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Guzel ve Cirkin</title>
		<link>http://www.trkiz.com/guzel-ve-cirkin.php</link>
		<comments>http://www.trkiz.com/guzel-ve-cirkin.php#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Nov 2007 17:25:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masallar]]></category>
		<category><![CDATA[Cirkin]]></category>
		<category><![CDATA[Guzel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sevdadan.com/guzel-ve-cirkin.php</guid>
		<description><![CDATA[Madame de Beaumont
Bir zamanlar zengin bir tüccar varmış. Üç kızı olan bu tüccarın kızlarının ikisi son derece bencilmiş. Ama üçüncüsü, yani adı Güzel olanı hem iyi hem de sevgi doluymuş.
Bir gün tüccar, gemilerinin şiddetli bir fırtınada battığı haberini almış. Zavallı adam varını yoğunu kaybetmiş, geriye bir tek kasabadaki küçük evi kalmış. Açgözlü iki kardeş bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Madame de Beaumont<br />
Bir zamanlar zengin bir tüccar varmış. Üç kızı olan bu tüccarın kızlarının ikisi son derece bencilmiş. Ama üçüncüsü, yani adı Güzel olanı hem iyi hem de sevgi doluymuş.<br />
Bir gün tüccar, gemilerinin şiddetli bir fırtınada battığı haberini almış. Zavallı adam varını yoğunu kaybetmiş, geriye bir tek kasabadaki küçük evi kalmış. Açgözlü iki kardeş bu durumdan hiç hoşlanmamışlar. Yatakta yatmak ve oflayıp puflamaktan başka bir şey yapmaz olmuşlar. Evin bütün işleri Güzel’e kalmış.<br />
Bir zaman sonra tüccar kayıp gemilerinden birinin limana ulaştığını duymuş. Haberin doğru olup olmadığını öğrenmek için yola çıkmadan önce kızlarına, dönüşte size ne hediye getireyim, diye sormuş. Açgözlü iki kardeşin neşeleri hemen yerine gelmiş.<br />
“Elbiseler ve mücevherler!” isteriz demişler.<br />
“Peki ya sen Güzel?” diye sormuş tüccar.<br />
“Bir gül. O bana yeter,” demiş Güzel.<br />
Birkaç gün sonra tüccar evine dönmek üzere üzgün üzgün yola koyulmuş. Yine yoksulmuş, çünkü son gemiden ona kalan paraları da dolandırıcılara kaptırmış. Akşam karanlığı bastırırken bir ormana varmış. Orman hem karanlık, hem de soğukmuş. Şimşekler çakıyor, rüzgâr yerden karları havalandırıyormuş. Uzaklardan kurtların uluma sesleri geliyormuş.<br />
Tüccar nereye gitiğini bilmeden atıyla birlikte karların üzerinde bata çıka saatlerce yol almış, derken birden ileride pencerelerinden dışarı parlak ışıklar sızan son derece güzel bir şato görmüş. Ama bu çok garip bir şatoymuş, çünkü şöminelerinde harıl harıl ateş yanmasına, bütün odaları gün gibi aydınlık olmasına rağmen ortada kimsecikler yokmuş. Tüccar seslenmiş, seslenmiş, ceap veren olmamış. Sonunda, beklemenin bir anlamı olmadığını anlayınca, atını ahıra bağlamış ve salondaki uzun masanın üzerinde hazır bekleyen yemeği yemiş. Sonra bir yatağa yatıp uyumuş.<br />
Sabah uyandığında onun için bırakılmış yeni giysiler bulmuş yanıbaşında. Aşağıda da güzel bir kahvaltı onu bekliyormuş.<br />
“Bu şato, bana acıyan iyi kalpli bir periye ait herhalde,” demiş tüccar.<br />
“Ona bir teşekkür edebilseydim keşke.”<br />
Tüccar şatodan ayrılırken, bahçedeki gülleri fark etmiş. ‘Hiç yoksa Güzel’e verdiğim sözü yerine getireyim,’ demiş içinden. Güllerden birini koparmış. Ama koparır koparmaz müthiş bir kükremeyle inlemiş her yan. Çalıların arkasından korkunç görünüşlü bir canavar çıkmış. Öylesine korkunçmuş ki, tüccar neredeyse korkusundan bayılacakmış.<br />
“Seni değer bilmez adam!” diye kükremiş Canavar. “Hayatını kurtardım! Seni besledim, giydirdim! Sen kalkmış güzel güllerimi çalıyorsun. Hemen ölmeyi hak ettin!”<br />
Tüccar Canavar’ın karşısında diz çökmüş. “Gülü kızlarımdan birine götürecektim efendim,” demiş.<br />
“Ben efendi falan değilim, bir Canavar’ım,” diye hırlamış yaratık. Sonra tüccarın tepesine dikilmiş. “O değerli kızlarına gelince&#8230; Git, sor bakalım onlara, hayatına karşılık içlerinden biri gelip benimle birlikte yaşar mı? Bu teklifimi kabul eden olmazsa, üç ay içinde öleceksin.”<br />
Tüccar gün ışığıyla aydınlanmış ormanın içinden, üzgün bir şekilde atını sürüp evine dönmüş. Evde iki bencil kız kardeş babalarının başından geçen korkunç maceraları dinlerken kıllarını bile kıpırdatmamışlar. Babaları onlara giysi ve mücevher getirmedi diey küplere binmişler. Ama Güzel onlar gibi yapmamış.<br />
“Baba, izin ver ben gideyim,” demiş hiç tereddüt etmeden.<br />
“Tabii sen gideceksin, suç senin,” demiş kardeşleri. “Gül isterim diye tutturmasaydın, Canavar babamızı öldürmeyi düşünmeyecekti.”<br />
Üç ay geçince tüccar şatoya Güzel’le birlikte gitmiş. Her şey orayı ilk gördüğü gibiymiş: etrafta yine kimsecikler yokmuş, sofra hazırmış. Yemeklerini yemeyi bitirdiklerinde Canavar ortaya çıkmış. Güzel korkusundan tir tir titremeye başlamış, çünkü Canavar babasının anlattığı kadar korkunçmuş, hatta daha da korkunç!<br />
“Buraya kendi isteğinle mi geldin?” diye sormuş Canavar.<br />
“Evet,” demiş Güzel.<br />
“O zaman baban sabah olunca buradan gidecek ve bir daha buraya hiç gelmeyecek.”<br />
Sabah olup da babası gidince Güzel tek başına kalmış. Önce bir süre ağlamış, ama sonra gördüğü rüyayı hatırlayıp biraz olsun rahatlamış. Rüyasında bir peri, “Üzülme, babanın hayatını kurtarmak için gösterdiğin bu cesaret karşılıksız kalmayacak,” demiş ona.<br />
‘Belki de bu yaşama alışırım,’ diye düşünmüş, neşesi yerine gelmiş azıcık. Bahçede dolaşmış, güllere bakarken içi hüzünle dolmuş. Sonra şatonun içini gezmiş. Oda kapılarından birinin üzerinde adının yazılı olduğunu görünce çok şaşırmış. Kapıyı açıp içeri bakmış. Oda tam istediği gibi döşeliymiş, kitaplarla, müzik aletleriyle doluymuş.<br />
‘Canavar beni burada rahat ettirmeye çalıştığına göre, bana zarar vermez herhalde,” diey düşünmüş Güzel.<br />
Sonra bir kitap almış eline. Kitabın üzerinde altın yaldızla, “Sevgili Kraliçem. Her isteğin emirdir benim için,” diye yazıyormuş.<br />
“Şu anda babamı görebilseydim keşke!” demiş Güzel yüksek sesle Bunu der demez odanın öte ucundaki aynada babasının görüntüsü belirmiş. Böylece Güzel’in yalnızlık duygusu ve ev hasreti biraz olsun geçmiş.<br />
O gece yemekte Canavar ortaya çıkmış. “Seni izlememe izin verir misin Güzel?” diye sormuş.<br />
“Buranın sahibi sizsiniz,” demiş Güzel.<br />
“Hayır,” demiş Canavar. “Şatom senin emrindedir. İstersen hemen giderim.” Canavar bir an duraksamış. “Yalnız bir şey soracağım. Beni çok mu çirkin buluyorsun?”<br />
Güzel ne diyeceğini bilmemiş önce. Sonra başını kaldırıp Canavar’a bakmış. “Bunu söylemek istemezdim, ama doğruyu söylemem gerek. Evet, çirkin buluyorum,” demiş.<br />
Güzel, yemeğini bitirince Canavar, “Benimle evlenir misin?” diye sormuş.<br />
“Hayır Canavar, asla,” demiş Güzel.<br />
Canavar derin bir iç geçirirken çıkardığı ses, tüm şatoda yankılanmış.<br />
Her gece saat dokuzda Canavar konuşmak için Güzel’in yanına geliyormuş. Güzel, gün geçtikçe Canavar’a alışmaya başladığını fark etmiş. Hatta geç kaldığında onu merak bile ediyormuş. ‘Keşke,’ diyormuş, ‘bu kadar çirkin olmasaydı! Keşke ikide birde bana evlenme teklif etmeseydi! Çünkü Güzel, Canavar’ın, evlilik teklifini geri çevirdiğinde çıkardığı o sesten çok korkuyormuş.<br />
Canavar bir gün, “Beni sevmeyebilirsin ama, beni bırakıp gitmemeye söz vermelisin,” demiş. Her günü birbirine benzeyerek üç ay böyle geçmiş.<br />
Derken bir gün Güzel aynada babasının hasta olduğunu görmüş. Hemen Canavar’a babasına bakmak için eve gitmek istediğini söylemiş.<br />
“Gidebilirsin, Güzel,” demiş Canavar. “Ama geri dönmezsen kederimden öleceğimi biliyorsun, değil mi? Korkarım ki, babanın yanında kalmak isteyeceksin ve dönmeyeceksin. Ama eğer fikrini değiştirir de dönmek istersen, yüzüğünü yatağının yanındaki sehpaya koyman yeterli. Sabah olduğunda şatomda açacaksın gözlerini.”<br />
“Bir hafta sonra döneceğim, söz,” demiş Güzel.<br />
Ertesi sabah Güzel, babasının evinde, kendi yatağında açmış gözlerini. Babası onu karşısında görünce çok sevinmiş, kendini daha iyi hissetmiş. O gün öğleden sonra, kısa süre önce evlenmiş olan kız kardeşleri babalarını ziyarete gelmişler. Eve geldiklerinde babalarının biricik kızını karşılarında görünce kıskançlıktan ve öfkeden çatır çatır çatlamışlar.<br />
“Dinle!” demiş iki kardeşten biri. “Ona bir oyun oynayalım. Burada bir hafta daha kalmasını sağlayalım. O zaman Canavar gelip onu öldürür.” Bağırıp çağırıp onu kötülemek yerine, iki kardeş gözlerine soğan sürüp Güzel’in karşısına yaşlı gözlerle çıkmışlar ve ondan ayrılmak istemedikleri için ağladıklarını söylemişler. Güzel bir hafta daha kalmaya söz vermiş.<br />
Çok geçmeden Güzel, Canavar’ı babasını özlediği kadar özlediğini fark etmiş. Bir gün rüyasında Canavar’ı şatonun bahçesinde kaskatı ve cansız yatarken görmüş. Uyandığında, ‘Benim yaptığım düpedüz acımasızlık!’ diye düşünmüş. Hemen yüzüğünü parmağından çıkarıp, başucundaki sehpanın üzerine koymuş. Sabah gözlerini Canavar’ın şatosunda açmış.<br />
O günün akşamı Canavar’ı beklemiş. Saat dokuz olmuş. Canavar gelmemiş. Dokuzu çeyrek geçmiş, ortalarda yok. Birden endişe içinde koşa koşa şatodan bahçeye çıkmış. Canavar bahçede boylu boyunca yatıyormuş. ‘Onun ölümüne neden oldum!’ diye düşünmüş Güzel. Hemen ona sarılmış. Canvar’ın kalbi hâlâ atıyormuş!<br />
“Artık dönmezsin diey düşündüm. Yemeden içmeden kesilip ölmeye hazırlandım,” demiş Canavar fısıltılı bir sesle.<br />
“Ama ben seni seviyorum Canavar!” demiş Güzel. “Seninle evlenmek isityorum.”<br />
O anda tuhaf bir şey olmuş. Birden sanki şato daha bir güzel, daha bir ışıltılı hale gelmiş. Güzel bir süre etrafına bakınmış, sonra tekrar Canavar’a çevirmiş başını. Fakat Canavar yerinde yokmuş. Yattığı yerde şimdi genç ve yakışıklı bir prens duruyormuş.<br />
“Ben Canavar’ı istiyorum,” diye ağlamaya başlamış Güzel. Prens bu sırada ayağa kalkmış.<br />
“Canavar benim,” demiş. “Kötü bir peri bana büyü yapmıştı. Beni yüzüne bakılamayacak kadar çirkin bir yaratığa dönüştürmüştü. Bana benimle evlenmek istediğini söylemeseydin, hayatımın sonuna kadar öyle kalacaktım.”<br />
Prens Güzel’i şatoya götürmüş. Şatoda Güzel, babası ve rüyasında gördüğü iyi periyle karşılaşmış.<br />
“Gösterdiğin cesaretin ödülünü aldın,” demiş iyi peri Güzel’e.<br />
Peri sihirli değneğini sallamış. Birden şatodaki herkes Prens’in topraklarında bulmuş kendini. Orada halk coşku ve alkışlarla karşılamış Prens’i. Çok geçmeden Güzel ve Canavar evlenmişler. Düynanın gelmiş geçmiş en mutlu Prens ve Prenses’i olmuşlar</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.trkiz.com/guzel-ve-cirkin.php/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ceylan Kaplumbaga Fare Karga</title>
		<link>http://www.trkiz.com/ceylan-kaplumbaga-fare-karga.php</link>
		<comments>http://www.trkiz.com/ceylan-kaplumbaga-fare-karga.php#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Nov 2007 17:43:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masallar]]></category>
		<category><![CDATA[ceylan]]></category>
		<category><![CDATA[Fare]]></category>
		<category><![CDATA[Kaplumbaga]]></category>
		<category><![CDATA[karga]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sevdadan.com/ceylan-kaplumbaga-fare-karga.php</guid>
		<description><![CDATA[Bir varmış, bir yokmuş; hayvanların mutlu yaşadığı bir ülke varmış. Bu ülkede ceylan, kaplumbağa, karga ve fare bir arada güzel güzel yaşıyormuş. Yurtları uzak, çok uzak bir yerdeymiş. Mutlulukları da bu yüzdenmiş.
Bir gün ceylan çayırda oynuyormuş, halinden çok mutluymuş. Ancak birdenbire insanoğlunun en iyi dostu olarak bilinen bir köpek çıkmış ortaya . Tabii arkasındanda bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir varmış, bir yokmuş; hayvanların mutlu yaşadığı bir ülke varmış. Bu ülkede ceylan, kaplumbağa, karga ve fare bir arada güzel güzel yaşıyormuş. Yurtları uzak, çok uzak bir yerdeymiş. Mutlulukları da bu yüzdenmiş.<br />
Bir gün ceylan çayırda oynuyormuş, halinden çok mutluymuş. Ancak birdenbire insanoğlunun en iyi dostu olarak bilinen bir köpek çıkmış ortaya . Tabii arkasındanda bir insan gelmiş . Köpek ve adam geyiğin peşinden koşmaya başlamış.Ceylan kaçmış onlar kovalamışlar.<br />
Bu sırada evde yemek zamanıymış. Sofrayı hazırlayan fare bakmış arkadaşlarından biri eksik. Arkadaşlarına dönerek :<br />
-Neden ,demiş hep dörtken bu gün üçüz? Ceylan arkadaşımız bizi unuttu mu dersiniz?<br />
-Unutmaz, demiş kaplumbağa. Mutlaka başı dertte olmalı. Ne olurdu karga gibi kanatlarım olsaydı, uçar dolanırdım çayırları. Ya ceylanın yardımımıza ihtiyacı varsa, ne olduğunu bilmeden onu yargılamak doğru olmaz.<br />
Karga hak vermiş kaplumbağaya. Kanatlarını çırpıp havalanmış ve ceylanı aramaya başlamış. Birde ne görsün, ceylan ormanda bir tuzağa düşmemiş mi? Ağlardan kurtulmak için çırpınıp duruyor. Karga hemen dostlarına haber vermiş. Üçü düşünüp bir sonuca varmışlar. Biri evi bekliyecek, diğer ikisi ceylanı kurtarmaya gidecekmiş. Tabiki evde kaplumbağa kalmış. Fare ile karga fırlayıp gitmiş. Kaplumbağa kalmış kalmasına ama, aklı hep dostlarındaymış. Sonunda oda çıkmış yola. Bir süre sonra fare ile karga ceylanın yanına gelmiş. Fare ağları kemirmiş. Sonra hepsi oradan ayrılmış.<br />
Avcı oraya gelip ağları parçalanmış, tuzağıda bomboş görünce küplere binmiş.<br />
Öfke ile etrafa bakınmış o sıra kaplumbağayı görmüş. Onu çantasına koymuş. -Ceylan bir başka güne kalsın. Biz bu akşam kaplumbağa ile yetinelim.<br />
Karga olup bitenleri yukarıdan görmüş. Hemen uçarak olanları ceylana ve fare anlatmış. Üçü hemen bir araya gelip dostlarını nasıl kurtaracaklarını düşünmeye başlamışlar. Sonunda bir yol bulmuşlar. Ceylan, avcının önüne çıkıp kendini göstermiş. Ceylanı karşısında gören avcı hemen onun peşine düşmüş. Avcı kovalıyor, ceylan koşuyormuş. Sonunda avcı yorulup sırtındaki çantayı yere atmış. Farede bunu bekliyormuş. Hemen koşup, çantayı kemirmiş ve dostunu kurtarmış.<br />
Onlar ermiş muradına, avcı boş dönmüş evine.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.trkiz.com/ceylan-kaplumbaga-fare-karga.php/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Basini Vermeyen Sehit</title>
		<link>http://www.trkiz.com/basini-vermeyen-sehit.php</link>
		<comments>http://www.trkiz.com/basini-vermeyen-sehit.php#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Nov 2007 17:34:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masallar]]></category>
		<category><![CDATA[Sehit]]></category>
		<category><![CDATA[Sehitler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sevdadan.com/basini-vermeyen-sehit.php</guid>
		<description><![CDATA[BAŞINI VERMEYEN ŞEHİT
Yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan beyaz kurbanlar, küçük Grigal palankasının etrafında otluyorlardı. Karşıda&#8230; Yarım mil ötede Toygun Paşa&#8217;nın
son kuşatmasındân çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Zigetvar Kalesi, sönmüş bir yanardağ gibi, simsiyah duruyordu. Hava bozuktu. Ufku, küflü demir renginde,
ağır bulut yığınları eziyor, sürü sürü geçen kargalar tam hisarın üstünden uçarken sanki gizli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>BAŞINI VERMEYEN ŞEHİT</p>
<p>Yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan beyaz kurbanlar, küçük Grigal palankasının etrafında otluyorlardı. Karşıda&#8230; Yarım mil ötede Toygun Paşa&#8217;nın<br />
son kuşatmasındân çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Zigetvar Kalesi, sönmüş bir yanardağ gibi, simsiyah duruyordu. Hava bozuktu. Ufku, küflü demir renginde,<br />
ağır bulut yığınları eziyor, sürü sürü geçen kargalar tam hisarın üstünden uçarken sanki gizli bir kara haber götürüyorlarmış gibi, acı acı bağırıyorlardı. Palanka kapı-<br />
sının sağındaki beden siperinde sahipsiz bir gölge kadar sakin duran Kuru Kadı yavaşça kımıldadı; ikindiden beri rutubetli rüzgârın altında düşünüyor, uzakta, belirsiz sisler içinde süzülen kurşuni kulelere bakıyordu. Bunların hepsi Türklerin elindeydi. Yalnız şu Zigetvar&#8230; yıkılmaz bir ölüm seddi halinde &#8220;Kızılelma&#8221; yolunu kapatıyordu. Sanki bu uğursuz kargalar hep onun mazgallarından taşıyor, anlaşılmaz bir lisanın çirkin küfürlerine benzeyen sesleriyle her tarafı gürültüye boğuyorlardı.<br />
Kuru Kadı içini çekti. Sonra &#8220;Ah&#8230;&#8221; dedi. İncecik, sinirli boynunun üstünde bir taş topuz gibi duran çıkık alınIı iri kafasını salladı. Yeşil sarığını arkaya itti. Islak gözlerini oğuşturdu. Şimdiye kadar, asker olmadığı halde, her muharebeye girmişti. Birkaç bin yeniçeriyle dört beş topu olsa&#8230; bir gece içinde şu kaleyi alıvermek işten bile değildi. Şimdi vakıa müstakildi. Ne isterse yapabilirdi.Palankanın kumandanı Ahmet Bey öteki boy beyleriyle beraber Toygun Paşa ordusuna katılıp Kapuşvar fethine gitmiş&#8230; Kapuşvardan sonra Zigetvarı saran ordu kışın aman vermez zoruyla, zaptı yarı bırakarak Budin&#8217;e dönünce, o da askerleriyle tekrar palankasına gelmemiş,<br />
Toygun Paşa&#8217;nın yanında kalmıştı. Bugün Grigal&#8217;den altı mil uzaktaydı. Palankaya yalnız Kuru Kadı karışıyordu; esmer, zayıf yüzünü buruşturdu: &#8220;Palanka&#8230; amma<br />
topu tüfeği kaç kişi?&#8221; dedi. Bütün genç savaşçıları Ahmet Bey beraberinde götürmüştü.. Hisardakiler zayıflardan,bekçilerden, hastalardan, ihtiyar sipahilerden ibaretti.Hepsi yüz on üç kişiydi! Düşman, galiba öteki palankalardan çekiniyordu: Yoksa burasını bırakmaz, mutlaka almağa kalkardı. Biraz eğildi. İnce yosunlu, soğuk sipere dirseklerini dayadı. Aşağıya baktı. İki üç asker beyaz koyunların arasında dolaşıyordu. Bir tanesi karşısına geçtiği iri bir koçu, başına dokunarak kızdırıyordu, tos vuruyordu. Öbürleri, elleri silahlarında, bu oyunu seyrediyorlardı. Bağırdı:<br />
- Oynamayın şu hayvanla&#8230;<br />
Askerler, başlarını tepelerden gelen sese doğru kaldırdılar. Kuru Kadı&#8217;dan hepsi çekinirlerdi. Gayet sert,gayet titiz, gayet sinirli bir adamdı. Adeta deli gibi bir<br />
şeydi. Sabahtan akşama kadar namaz kılar, zikreder,geceleri hiç uyumazdı. Daha yatıp uyuduğunu kalede gören yoktu. Vali Ahmet Bey ona &#8220;bizim yarasa&#8221; derdi.<br />
Zavallının sabahı bekleme denilen hastalığını kerametine de yoranlar vardı. Tekrar bağırdı: .<br />
- Haydi, artık akşam oluyor, içeri alın onları.Askerler koyunları toplamağa başladılar. Kuru Kadı&#8217;nın dirsekleri acıdı. Doğruldu. Tekrar Zigetvar&#8217;a bak-<br />
tı. Üst tarafındaki göl, kirli bakır bir levha gibi yeri kaplıyordu. Kargalar, havaya boşaltılmış bir çuval canlı kömür ellemeleri gibi karmakarışık geçiyorlar, sükûtu parçalayan keskin, sivri sesleriyle gaklıyorlardı.Kalbinde ağır bir elem duydu. &#8220;Hayırdır inşallah&#8221; dedi.Canı o kadar sıkılıyordu ki&#8230; Elleri arkasında, başı<br />
önüne eğik, bastığı siyah kaplama taşlarına görmez bir dikkatle bakarak yavaş yavaş yürüdü. Derin bir karanlık kuyusunu andıran merdivenin dar basamaklarında kayboldu.<br />
&#8230; Arife sabahı, herkes uyurken, o, her vakit ki gibi yine uyanıktı! Mescit odasının önündeki taş yalakta, iki büklüm, abdestini tazeliyordu. Giden gece, daha gölge-<br />
den eteklerini toplayamamıştı. Bahçeye çıkan kapı kemerinde asılı kandil, sönük ışığıyla, duvarları titretiyordu.<br />
- Hey, çavuşbaşı&#8230; Hey!&#8230;<br />
Elindeki ibriği bıraktı. Kulak kabarttı. Bu, kuledeki nöbetçinin sesiydi. Kolları sıvalı, ayakları çıplak, başında takke, hemen yukarı koştu. Merdivende çavuşa<br />
rastgeldi. Onu itti. Yürüdü. Nöbetçinin yanına atıldı:<br />
- Ne var?<br />
- Kaleden düşman çıkıyor.<br />
Erguvani bir esmerlik içinde siyah bir kaya gibi duran Zigetvara baktı. Bu kayadan yine koyu, uzun bir karartı süzülüyor, palankaya doğru akıyordu.<br />
- Bize geliyorlar&#8230; dedi:<br />
Çavuşa döndü:<br />
- Haydi, gazileri uyandır. Kurban bayramını bugünden yapacağız. Koş. Bana da çabuk topçuyu gönder.Çavuş, bir eliyle bakır tolgasını tutarak, koştu.<br />
Merdivene daldı. Kuru Kadı, uzakta, kara yerin üstünde daha kara bir leke gibi yavaş yavaş ilerleyen düşman alayına dikkatle baktı. Gözlerini küçülttü, büyült-<br />
tü. Önlerinde birkaç top da sürüklüyorlardı. Binden fazla idiler. Halbuki hisardaki gaziler? Kendisiyle beraber yüz on dört kişi&#8230; &#8220;Ama, yine haklarından geliriz!&#8221;<br />
dedi. Uyanan, yukarı koşuyordu. Hisar kapısının iyice bağlanmasını emretti. Sarığını, cübbesini, kılıcını, tüfeğini getirtti. İhtiyar topçu gelince, ona da, hemen &#8220;haber topları&#8221;nı atmasını söyledi. Bu bir adetti. Taarruza uğrayan bir palanka hemen &#8220;İşaret topu&#8221; atarak etrafındaki kuleleri imdadına çağırırdı.<br />
Biraz sonra düşman hisarın önünde, harp düzeninegirmiş bulunuyordu. Zaplar başsız, gür ejderha yavruları gibi siyah ağızlarını bedenlere çevirmişti. Türkçe<br />
bağırdılar:<br />
- Size teklifimiz var. Elçimizi içeri alır mısınız?<br />
Kuru Kadı:<br />
- Alırız. Gönderin, gelsin! cevabını verdi.Bedenler, kalkanlı, tüfekli, oklu gazilerle dolmuştu.Palankanın ruhu, neşesi, keyfi olan iki arkadaş, bu esnada tuhaf tuhaf laflar söyleyip yine herkesi güldürüyordu. Bunların ikisine de &#8220;deli&#8221; derlerdi: Deli Mehmet,Deli Hüsrev&#8230; Serhatın muharebelerinde, hayale sığmayacak yararlılıklarıyla masal kahramanları gibi inanılmaz bir şöhret kazanan bu iki deli, hiçbir nizama<br />
hiçbir kayda, hiçbir disipline girmeyen, dünya şerefinde gözleri olmayan Anadolu dervişlerindendi. Her zaferden sonra kumandanlar onlara rütbe, hil&#8217;at, murassa kılıç gibi şeyler vermeye kalkınca gülerler: &#8220;İstemeyiz, fani vücuda kefen gerektir. Hil&#8217;at nadanları sevindirir&#8230;&#8221; derler, hak uğrundaki gayretlerine ücret, mükafat, övgü kabul etmezlerdi. Harp onların bayramıydı.<br />
Tüfekler, oklar, atılmağa; toplar gürlemeğe; kılıçlar,kalkanlar şakırdamağa başladı mı, hemen coşarlar,<br />
kendilerinden geçerler; naralar savunarak düşman saflarına saldırırlar&#8230; alevi gözlerle takip edilemeyen birer canlı yıldırım olup tutuşurlardı.<br />
Kuru Kadı, onların herkesi güldüren münakaşalarını, saçma sapan sözlerini gülümseyerek dinlerken, elçiyi yanına getirdi, iki deli de sustu. Herkes kulak ke-<br />
sildi. Bu elçi Türkçe biliyordu. Küstahça tekliflerinisöyledi.<br />
Palankayı saran Zigetvar kumandanı Kıraçin&#8217;di.<br />
Yanında iki bine yakın savaşçısı vardı. Grijgal&#8217;in &#8220;Vire<br />
ile verilmesini istiyordu. Ateşe, nura, haça, İncil&#8221;e, Zebur&#8217;a yemin ediyor; çıkıp giderlerken muhafızlara hiç-<br />
bir ziyanı dokunmayacağına dair söz veriyordu.<br />
Kuru Kadı:<br />
- Pekâlâ!&#8230; Haydi git. Biz aramızda anlaşalım, kararımızı size öğleden sonra bildiririz! diye elçiyi aşağı<br />
gönderip kapıdan attırdı. Sonra etrafındakilere döndü.<br />
Şöyle bir göz gezdirdi. Sırtının hafıf kamburu içeri çekildi:<br />
- İşittiniz ya, gaziler! dedi, Kıraçin haini bizim yüz<br />
on kişiden ibaret olduğumuzu anlamış&#8230; üzerimize iki<br />
bin kişi ile geldi. Teklif ettiği &#8220;Vire&#8221;yi kabul etmek isteyenler vârsa ellerini kaldırsın!<br />
Kimsenin eli kalkmadı.<br />
- Öyleyse hazır olalım. Haydi&#8230;<br />
Bir gürültüdür koptu;<br />
- Hazırız&#8230;<br />
- Hepimiz, hepimiz&#8230;<br />
- Hepimiz, hepimiz hazırız.<br />
- Kılıçlarımız, kalkanlarımız yağlı.<br />
-(~klanmı~ havlı_<br />
- Yatağanlanmız keskin&#8230;<br />
- Bugün nusret bizim.<br />
- Amin, amin&#8230;<br />
Kuru Kadı, &#8220;Ey alemlerin rabbi&#8221; diye ellerini kaldırdı. Bir duaya başlayacaktı. Deli Mehmet yalın kılıç karşısına dikildi. Palabıyık, gök gözlü, geniş beyaz çehresi,<br />
yeni doğmuş bir ay gibi parlıyordu:<br />
- Duayı bırak, efendi dedi, gaza duadan faziletlidir. Gel&#8230; Lütfet. Bize şu kapıyı aç. Kalbindeki korkuyu<br />
at. İşte hepimiz hazırız. Şu ayağımıza gelen gaza fırsatını kaçırmayalım.<br />
Kuru Kadı&#8217;nın elleri aşağı düştü. Deli Hüsrev de arkadaşının yanına sokulmuştu. Bütün gaziler bu iki delinin arkasına üşüştü. Sanki hepsi bir anda deli oldu-<br />
lar&#8230; bir ağızdan.<br />
- Aç bize kapıyı, aç&#8230; diye bağırmaya başladılar.Kuru Kadı&#8217;nın iri patlak gözleri yaşardı. Yüzü sapsarı oldu. Uzun siyah sakalı kımıldadı. İki deliyi bile<br />
titreten, bütün gazilerin saçlarını ürperten ilahi bir<br />
ağıt ahengi kadar etkili sesiyle haykırdı.<br />
- Meydan erleri! Ey mertler! Padişahımız Süleyman Gazi aşkına şu sözümü dinleyin. Benim muradım<br />
sizi gazadan engellemek değildir. Bugün can, baş feda<br />
olsun&#8230; Özellikle yarın kurban bayramı&#8230; Fakat bakınız maksadım ne? Bugün cuma&#8230; hem de arife. Bugün<br />
hacılarımız Arafat&#8217;ta, diğer mü&#8217;minler camilerde bizim<br />
gibi gazilerin zaferi için dua etmekteler&#8230; Bunda şüphesi olan var mı?<br />
- Hayır.<br />
- Hayır, asla&#8230;<br />
- Hayır.<br />
- O halde münasip olan budur ki, biz de namazla-<br />
rımızı eda edelim. Gözlerimizin yaşını dökelim. Dua<br />
edelim. Birbirimizle helallaşalım. Sonra gazaya girişelim. Kalanlarımız gazi, ölenlerimiz şehit olsun! Dünyada iyi nam ile anılalım. Ahirette peygamberimizin âlemi dibinde toplanalım&#8230; Ne dersiniz?<br />
- Hay hay!<br />
- Uygun&#8230;<br />
- Pekâlâ!<br />
Gazilerin hepsi buna razı oldu. Öğleye kadar durdu-<br />
lar. Abdest aldılar, namaz kıldılar, tekbir çektiler, helallaştılar. Kıraçin&#8217;in askeri, sardıkları palankadan yükselen derin uğultuyu hep teklif ettikleri &#8220;Vire&#8221; münakaşasının gürültüsü sanıyorlardı.<br />
Ansızın, uzaktaki Türk kulelerinden atılan &#8220;işaret<br />
topları&#8221; işitildi. Bu, &#8220;Biz, dörtnala geliyoruz&#8221; demekti.<br />
Kuru Kadı eliyle hisarın kapısını açtı. Grijal gazileri<br />
&#8220;Allah, Allah&#8221; naralarıyla müthiş bir taşkın deniz gibi<br />
fışkırdılar. İki koldan hücum olunuyordu. Kollardan birisine Deli Hüsrev, birisine Deli Mehmet baş olmuştu.<br />
Ovada, Grijgal&#8217;e gelen yollardan bir toz dumanıdır<br />
kalkıyordu. Nice bin atlı imdada koşuyor sanılırdı. Düşman, bu hali görünce şaşırdı. İki ateş arasında kaldığı-<br />
nı anladı. Halbuki toz duman içinde yaklaşan ancak<br />
beş on gaziydi.<br />
&#8230; Bozgun başladı.<br />
Deli Mehmet&#8217;le Deli Hüsrevin takımları düşmanı<br />
kaçırmamak için iyice sarıyordu. Kara Kadı cübbesini<br />
atmış. Elindeki kılıç, cesaretlendirdiği gazileri arkasından yürüyordu. Deli Hüsrev, bir sarhoş gibi Kıraçin&#8217;inalayına dalmış kesiyor, kesiyor&#8230; inanılmaz bir çabuklukla kaçanlara yetişiyor, ikiye biçiyordu.<br />
Kuru Kadı&#8217;nın gözleri Deli Mehmet&#8217;i aradı.<br />
Bakındı, bakındı.<br />
Göremedi.<br />
Acaba o muydu? Yüreği ağzına geldi. Düşman safına karışıp kaynaşan kolun arkasında iri bir vücut yereuzanmıştı&#8230; Elli altmış adım kadar kendisinden uzaktı&#8230; Siyah, yüksek atlı bir şövalye, uzun bir kargıyı bu<br />
uzanmış vücuda saplıyordu. Durmadı. İlerledi. Koşarken ayağı bir taşa takıldı. Yuvarlanıyordu. Kılıcı ile fırladı. Hemen toplandı. Kalktı. Düşen kılıcını aldı. Doğ-<br />
ruldu. Koşacağı tarafa baktı. Şövalye atından inmiş,kargıladığı şehidin başını teninden ayırmıştı. Bu anda,bu kestiği baş elinde, yine siyah bir şeytan gibi şahlanan atma sıçradı. Kaçacaktı&#8230; Kuru Kadı, bütün kuvvetiyle ona yetişmek için koşarken, baktı ki sol ilerisinde Deli Hüsrev kalkanını sallayarak, avazı çıktığı kadar bağınyor,<br />
- Mehmet, Mehmet!&#8230; Canını verdin!&#8230; Bâşını<br />
verme Mehmet!&#8230;<br />
Bu nara o kadar müthiş, o kadar tesirli, o kadar yanıktı ki&#8230; Kuru Kadı: &#8220;Vah Deli Mehmet&#8217;miş!&#8221; diye olduğu yerde dikildi kaldı. Durur durmaz, o an, kırk adım<br />
kadar yaklaştığı kesik başlı şehidin yerden fırladığını<br />
gördü. Nefesi tutuldu. Şaşırdı. Bu başsız vücut uçar gibi koşuyordu. Kendi kellesini götüren zırhlı şövalyeye<br />
yetişti. Eliyle öyle bir vuruş vurdu ki&#8230; Lanetli hemen<br />
yüksek atından tepesi üstü yuvarlandı. Götürmek istediği baş elinden yere düştü. Deli Mehmet&#8217;in başsız vü-<br />
cudu canlıymış gibi eğildi. Yerden kendi kesik başını aldı. Hemen oracığa yorgun bir kahraman gibi, uzanıverdi. Bunu Kuru Kadı&#8217;dan başka kimse görmemişti. Herkes kaçan düşmanı kovalıyordu. Yalnız Deli Hüsrev,<br />
- Yüzün ak olsun, ey yiğit! diye bağırdı. Sonra Kuru Kadı&#8217;ya doğru koşarak sordu.<br />
- Nasıl, gördün mü bu civanı?<br />
- Görmedin mi?<br />
Kuru kadı sesini çıkaramadı. Gördüğü harika onu<br />
dondurmuştu. Olduğu yerde öyle dimdik kaldı. Sanki<br />
ölmüştü. Deli Hüsrev, onu hızla sarstı.<br />
- Ne durursun be can! Ne olsun, haydi gazaya.<br />
Düşman kaçıyor&#8230; Deli Hüsrev&#8217;in kalkması Kuru Kadı&#8217;yı baştan can verdi, &#8220;Allah Allah&#8221; diyerek ileri atıldı.<br />
Mücahitlere karıştı.<br />
Cenk akşama kadar sürdü.<br />
Er meydanının kanlı yüzüne &#8220;gece siyah saçlarını&#8221;<br />
dağıtırken çağırıcının<br />
- Gaziler hisara!<br />
Sesi duyuldu. Dönen gaziler içinde kılıcından kan-<br />
lar damlayan Kuru Kadı, birkaç sipahi ile dışarıda kaldı. Yaralıları taşıttı. Şehit olanları saydırdı. Bunlar tam ondokuz kahramandı.:. Düşman altmış dört ceset bırakmış, diğer ölülerinin hepsini kaçırmıştı. Kuru Kadı sabahtan beri yemek yememiş, su içmemiş, durup dinlenmemişti&#8230; Toplattığı şehitleri hisarın önündeki mey-<br />
dana yığdırdı. Şehit Deli Mehmet&#8217;in cesedini kendi buldu. Kesik başı koltuğunda, uyur gibi, sakin yatıyordu.<br />
Olduğu yerde gömdürdü. Sonra yanındakileri. savdı. Butaze mezarın başına çöktü. Ezberden &#8220;Yasin&#8221; okumağabaşladı. Dışarılarda kimse yoktu, yalnız uzakta palanka kapısındaki nöbetçi dolaşıyordu. Kuru Kadı okurken, önündeki mezarın birden yeşil yeşil nurlarla tutuştuğunu gördü. Sesi kısıldı. Dudaklarını oynatamadı.Çeneleri kitlendi. Bu yeşil nurun içinde Deli Mehmet&#8217;in kanlı boynuna sarılmış beyaz kanatlı bir melaike, hem onu nurdan elleriyle okşuyor, hem açık alnını öpüyordu. Bu sıcak, bu yeşil nur büyüdü, taştı, bütün âlem bu nurun içinde kaldı. Kuru Kadı&#8217;nın gözleri kamaştı. Ruhu yandı. Kendinden geçti.<br />
Onu, daha ilk defa böyle derin bir uykuya dalmış<br />
gören yoldaşları zorla kaldırdılar. Koltuklarına girdiler:<br />
- Haydi, kapı kapanacak dediler, içeri gir.<br />
Kuru Kadı&#8217;nın dili tutulmuştu. Cevap veremedi.<br />
Sarhoş gibi sallana sallana hisara girdi. Hâlâ titriyordu. Palankanın içinde Deli Hüsrev&#8217;in menzilinden geçerken durdu. Kulak verdi; ağlıyor mu, inliyor mu di-<br />
ye&#8230; Hayır, Deli şıkır şıkır atını kaşağılıyor, keyifli bir türkü söylüyordu. Seslendi:<br />
- Hüsrev.<br />
- Efendim?&#8230;<br />
Kapı açıldı. Kaşağı elinde, kolları, paçaları sıvalı,<br />
başı kabak Deli Hüsrev&#8230; daha Kuru Kadı bir şey sormadan,<br />
- Gördün mü Deli Mehmet&#8217;in zevkini? dedi.<br />
- Siz de benim gibi buradan gördünüz mü?<br />
- &#8220;Gözlüye hotti gizli yoktur!&#8221;<br />
Küttedek kapıyı, kapadı. Yine türküsüne başladı.<br />
&#8230;<br />
Kuru Kadı palankada sabahı dar etti. Güneş doğmadan, Deli Mehmet&#8217;in mezarına koştu. Artık bütün günlerini bu mezarın başında geçiriyordu. Bu mezarın<br />
daimi ziyaretçisi oldu. Büyük bir taş yontturdu. Yazdırdı. Başına diktirdi. Beş vakit namazlarını bile cemaatine bu kabrin başında kıldırmak isterdi. Artık ne hacet dilese, ona nail oluyordu.<br />
Grijgal&#8217;de, komşu palankalarda Kuru Kadı için &#8220;Deli oldu&#8221; diyorlardı. Her an &#8220;sonsuzluk&#8221; badesini içmiş<br />
ezeli. bir sarhoş gibi nihayetsiz bir kendinden geçme,sonsuz sınırsız bir şevk, sükûn bulmaz bir heyecan için-<br />
de yaşıyordu. Fakat nasıl &#8220;deniz çanağa sığmaz&#8221;sa,onun büyük sırrı da ruhuna sığmadı. Taştı. Huruç günü gördüğü harikayı herkese anlatmağa başladı. Hatta<br />
daha ileri gitti, çok iyi okuduğu &#8220;Mevlid-i Şerif&#8221; lisanıyla o gün gördüğünü yazdı. Yüzlerce beyitlik bir destan düzdü.<br />
Ama o eski şevki kayboluverdi. Ruhuna koyu bir karanlık doldu. Kalbine acı bir ağırlık çöktü. Artık Deli Mehmet&#8217;in yeşil nurdan mezarı içinde sürdüğü ilahi<br />
zevki göremez oldu. Bu mahrumiyet onu delirtti. Yemekten içmekten kesildi. Bir gün, yine perişan kırlarda dolaşırken Deli Hüsreve rast geldi. Meğer o da gezini-<br />
yormuş. Elindeki yayıyla yavaşça Kuru Kadı&#8217;nın arkasına dokundu.<br />
- Ahmak, dedi, niye gördüğünü halka söyledin?<br />
Adam gördüğünü kaale geçirirse kazandığı hali kaybeder. Eğer sussaydın, gördüğün keramete ölünceye kadar şahit olacaktın&#8230;<br />
Kuru Kadı yere diz çöktü, ağlamaya başladı:<br />
- Çok perişanım diye inledi, lütfet. Gel, beni gaflet<br />
uykusundan uyandır. Benim o görnüş olduğum durum<br />
ne hikmettir? İçinde benimle senden başka onu gören<br />
oldu mu?<br />
- Bir gören daha var. O &#8220;can&#8221; herkese görünmez.<br />
- Kimdir?<br />
- Bilemezsin&#8230;<br />
- Başkaları görmedi de, biz ikimiz niçin gördük?<br />
- a şehitlik müjdesidir!&#8221; İkimiz de mutlaka şehit düşeceğiz!&#8230;<br />
Kuru Kadı, gittikçe öyle serseri, öyle perişan, öyle<br />
berbat oldu ki&#8230; kendisini o kadar seven Vali Ahmet<br />
Bey bile Budin&#8217;den gelince, onun hallerine dayanamadı.Nihayet &#8220;bu deli bir kişidir. Palankada hizmetinden istifade olunamaz&#8221; diye geriye göndermeye mecbur oldu.Aradan epey zaman geçti. Serhadde değil, hatta Grijgal<br />
hisarında bile herkes Kuru Kadı&#8217;yı unuttu. Yalnız yazdığı destan okunuyor, hiç unutulmuyordu.<br />
On iki sene sonra&#8230;<br />
Zigetvarın zaptı akabinde yaralılar toplanırken, meşhur kahraman Deli Hüsrevin bir gülleyle parçalanmış cesedi yanında, uzun boylu, ak saçlı, ak sakallı,yeşil cübbeli bir şehit buldular. Kıbleye yüzükoyunuzanmış yatan bu şehidin büyük, yeşil sarığı, henüz bozulmamıştı. Üzerinde hiçbir silah yoktu. Yarası nere-<br />
sinden olduğu belli değildi. Günlerce süren kuşatma esnasında hiç kimse böyle bir adam görmemişti. İnceden inceye araştırma yapıldı. Kim olduğu bir türlü anlaşılamadı.<br />
O vakit birçok gazilerin &#8220;gayb ordusundan imdada gelmiş bir veli&#8221; sandıkları bu şehit, acaba, Grijgal hisarının o eski deli kadısı mıydı?&#8230;&#8230;&#8230;.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.trkiz.com/basini-vermeyen-sehit.php/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sihirli Fasulye Masali</title>
		<link>http://www.trkiz.com/sihirli-fasulye-masali.php</link>
		<comments>http://www.trkiz.com/sihirli-fasulye-masali.php#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Nov 2007 06:16:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masallar]]></category>
		<category><![CDATA[masal]]></category>
		<category><![CDATA[masali]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sevdadan.com/sihirli-fasulye-masali.php</guid>
		<description><![CDATA[Halk Masalı
Bir zamanlar yoksul ve dul bir kadın varmış. Oğlu çok tembel bir delikanlı olduğu için paraları yok denecek kadar azmış. Bir gün o kadar zor bir duruma düşmüşler ki, kadıncağız ellerinde kalan tek mal varlığını, Süt Beyazı isimli ineklerini satmaya karar vermiş. Oğluna ineği pazara götürüp satabileceği en iyi fiyata satmasını söylemiş.
Dalikanlı pazara giderken [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Halk Masalı<br />
Bir zamanlar yoksul ve dul bir kadın varmış. Oğlu çok tembel bir delikanlı olduğu için paraları yok denecek kadar azmış. Bir gün o kadar zor bir duruma düşmüşler ki, kadıncağız ellerinde kalan tek mal varlığını, Süt Beyazı isimli ineklerini satmaya karar vermiş. Oğluna ineği pazara götürüp satabileceği en iyi fiyata satmasını söylemiş.<br />
Dalikanlı pazara giderken yolda tuhaf bir yaşlı adama rastlamış. Yaşlı adam ineğe bir göz atmış ve delikanlıya, “Bak çocuğum, bana bu ineği verirsen karşılığında sana çok değerli şeyler veririm,” demiş. Sonra cebinden beş fasulye tanesi çıkarmış.<br />
“Fasulye tanesi mi?” demiş delikanlı tereddütle.”<br />
“Ama bunlar sihirli,” demiş yaşlı adam. Adam öyle deyince bu iş delikanlının aklına yatmış ve fasulyeler karşılığında Süt Beyazı’nı yaşlı adama vererek yaptığı değiş tokuştan memnun, eve dönmüş.<br />
“Anne! Bak elimde ne var!” diye seslenip olanları anlatmış delikanlı eve dönünce. Ama annesi ona çok kızmış. Fasulye tanelerini dışarı, eline geçirdiği tavayı da delikanlıya fırlatmış. Sonra da ceza olsun diye onu odasına yollamış ve ona yemek vermemiş.<br />
Sabah olunca delikanlı gözlerine inanamamış. Yatak odasının penceresinden, dışarıda bir bitkinin hızla büyüdüğünü görmüş. Bu ne bir ağaç, ne de dev bir ayçiçeğiymiş; göğe doğru büyümüş sihirli bir sırık fasulyesiymiş. Delikanlı hemen pencereden sarkıp sihirli fasulyeye tutunmuş ve tırmanmaya başlamış.<br />
Yarım saat sonra kendini, her şeyin normalden daha büyük olduğu garip bir ülkede bulmuş. Tarlaların ötesinde çok büyük bir ev varmış. Delikanlı evin yanına gidip kapıyı çalmış. Kapıyı bir kadın açmış.<br />
“Yiyecek bir şeyiniz var mı?” diye sormuş delikanlı.<br />
“Var,” demiş kadın. “Ama dev kocam gelince ortadan kaybolman gerek. Çünkü çocuklara hiç dayanamaz, onları hemen yer.”<br />
Delikanlı tam bir şeyler yemek üzere sofraya otururken dışarıdan birinin gür bir sesle şunları söylediğini duymuş:<br />
“Fee-fi-fo-fum,<br />
işte bir çocuk kokusu duydum.<br />
Ölü de olsa, diri de olsa güzeldir onları yemek.<br />
Kemiklerini öğütür, yaparım kendime ekmek.”<br />
“Fırına saklan. Hemen!” demiş kadın delikanlıya. Sonra da kocasına, “Ne çocuğu hayatım, dün kediye verdiğim et parçalarının kokusunu aldın herhalde,” diye seslenmiş.<br />
Yemekten sonra dev kese kese altınlarını saymaya başlamış. Kısa bir süre sonra altın saymaktan yorulup uykuya dalmış. Deliknalı saklandığı yerden çıkıp bir kese altın almış. Keseyi sihirli fasulyesinden aşağıya atmış, ardından fasulyenin sırığına tutuna tutuna aşağıya inmiş. Annesi artık şanslarının döndüğüne bir türlü inanamamış.<br />
Ama birkaç ay sonra ellerindeki tüm altınlar bitmiş. Delikanlı tekrar sihirli fasulyesine tırmanarak devin yaşadığı ülkeye gitmiş. Devin karısı bu kez ona kuşkucu bir şekilde davranıyormuş.<br />
“Geçen gelişinde bir kese altınımız kayboldu,” diye iğnelemiş onu. Ama yine de delikanlıyı içeri almış.<br />
Çok geçmeden dev çıkagelmiş. “Fee-fi-fo-fum,” diye bir şarkı söylüyormuş. Bunu duyan delikanlı hemen yine fırına saklanmış.<br />
“Ne çocuğu, hayatım,” demiş devin karısı. “Dün yediğin piliç haşlamanın kokusunu duydun herhalde. Sen etli böreğini yemene bak!”<br />
Yemeğini bitirdikten sonra dev, karısına, “Kadın, bana tavuğumu getir,” demiş. Karısı hemen tavuğu getirmiş. “Yumurtla!” diye emretmiş dev ve delikanlının hayret dolu bakışları altında tavuk altın bir yumurta yumurtlamış. Tabii delikanlı tavuğu da alıp evine götürmüş.<br />
Delikanlı ile annesi böylece zengin olmuşlar. Ama bir yıl sonra çocuk şansını bir kez daha denemeye karar vermiş ve tekrar sihirli fasulyesine tırmanmış. Bu sefer eve, devin karısına görünmeden girip, bir bakır tencerenin içine saklanmış.<br />
Dev girmiş içeri. “Fee-fi-fo-fum,” diye başlamış yine tekerlemesine.<br />
“Eğer bu yine o lanet olası çocuksa, fırına bak hayatım, kesin oradadır,” demiş karısı.<br />
Delikanlı orada değilmiş tabii ki.<br />
“Buralarda bir yerde, eminim,” diye gürlemiş dev, ama karısıyla birlikte evin altını üstüne getirmelerine rağmen onu bulamamışlar.<br />
Bu sefer dev yemekten sonra altın bir harp çıkarmış ortaya. “Söyle!” diye emretmiş ve harp ninniler söyleyip onu uyutmuş. O an delikanlı bu harpı her şeyden çok istediğini anlamış. Horlamakta olan devin dizine tırmanmış, masaya atlamış ve harpı kapmış.<br />
“İmdat!” diye bağırmış harp. Delikanlı, sırtında harp, masadan aşağıya atlamış. Dev peşine takılmış. Delikanlı sihirli fasulyesini yarıladığında harp, “İmdat!” diye bağırmış yine. Dev delikanlının peşinden sırık fasulyesine atlamış.<br />
Delikanlı aşağıya ulaşınca, “Anne! Çabuk bir balta getir,” diye bağırmış. İkisi birlikte sihirli fasulyeyi baltayla kesmeye başlamışlar. Bir süre sonra sihirli fasulyeyle birlikte dev de yere düşmüş ve anında ölmüş.<br />
“Üf!” demiş çocuk. “Az kalsın gidiyorduk!”<br />
O günden sora delikanlıyla annesi zenginler gibi yaşamışlar. Onlar söyledikçe tavuk altın yumurta yumurtluyormuş. İnsanlar altın harpı dinlemek için onlara para ödüyorlarmış. Delikanlının güzel bir prensesle evlendiği de söyleniyor. Kim bilir belki de gerçekten evlenmiştir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.trkiz.com/sihirli-fasulye-masali.php/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kirmizi Baslikli Kiz</title>
		<link>http://www.trkiz.com/kirmizi-baslikli-kiz.php</link>
		<comments>http://www.trkiz.com/kirmizi-baslikli-kiz.php#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Nov 2007 06:20:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masallar]]></category>
		<category><![CDATA[Kirmizi Baslikli Kiz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sevdadan.com/kirmizi-baslikli-kiz.php</guid>
		<description><![CDATA[Grimm Kardeşler
Bir zamanlar küçük bir kız varmış. Annesi ona üzerinde kırmızı başlığı olan bir pelerin almış. Kız bu pelerini çok seviyormuş ve nereye gitse onu giyiyormuş. Bu nedenle de herkes ona Kırmızı Başlıklı Kız diyormuş.
Bir gün “Kırmızı Başlıklı Kız!” diye seslenmiş kızın annesi. “Büyükannen hâlâ hasta. Hadi giyin de, ona yaptığım şu çöreği götür.”
Kırmızı Başlıkıl [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Grimm Kardeşler<br />
Bir zamanlar küçük bir kız varmış. Annesi ona üzerinde kırmızı başlığı olan bir pelerin almış. Kız bu pelerini çok seviyormuş ve nereye gitse onu giyiyormuş. Bu nedenle de herkes ona Kırmızı Başlıklı Kız diyormuş.<br />
Bir gün “Kırmızı Başlıklı Kız!” diye seslenmiş kızın annesi. “Büyükannen hâlâ hasta. Hadi giyin de, ona yaptığım şu çöreği götür.”<br />
Kırmızı Başlıkıl Kız da elbisesini giymiş, üzerine kırmızı başlıklı pelerinini geçirmiş, başlığı çenesinin altında sıkıca bağlamış ve yola çıkmış.<br />
“Tavşan Ormanı’ndaki yoldan ayrılma sakın!” diye seslenmiş annesi arkasından. (Ormanın adı Tavşan Ormanı’ymış, ama içinde uzun zamandır bir tek tavşan bile yokmuş &#8211; neden olmadığını birazdan öğreneceksiniz.)<br />
“Ayrılmam anne,” demiş Kırmızı Başlıkıl Kız.<br />
Tam ormana girmiş, birkaç adım atmış ki, çalılıkların arasından bir ses duymuş. Yola birden bir kurt fırlamış. Kırmızı Başlıkıl Kız korkusundan az kalsın elindeki sepeti düşürüyormuş. Fakat kurt hiç de öyle düşmanca görünmüyormuş. “Nereye böyle küçük kız?” diye sormuş kurt.<br />
“Büyükanneme gidiyorum,” demiş Kırmızı Başlıkıl Kız. “Tavşan Ormanı’nın sonundaik ilk ev. Büyükannemin sağlığı pek iyi deği. Bu arada adım ‘küçük kız’ değil, ‘Kırmızı Başlıkıl Kız.’ ”<br />
“Özür dilerim,” demiş kurt. “Bilmiyordum. Bak sana ne diyeceğim. Ben bir koşu gidip Büyükannene senin yolda olduğunu haber vereyim. Yalnız sakın yolda oyalanayım falan deme, olur mu? Başına bir şey gelmesini istemeyiz, öyle değil mi?”<br />
Kurt oradan hemen sıvışmış! Çünkü yakınlarda bir oduncu dolaşıyormuş. Eğer kızı hemen orada yerse, oduncunun kızın yardımına koşacağını biliyormuş.<br />
Kırmızı bAşlıklı Kız, çiçek toplayarak, kelebeklerin peşinden koşarak, kuş seslerini dinleyerek yolda ağır ağır ilerlerken kurt kestirmeden Büyükanne’nin evine varmış, kapıyı çalmış.<br />
“Kim o?” diye seslenmiş içeriden yaşlı kadın.<br />
Kurt sesini değiştirerek, “Benim, Kırmızı Başlıkıl Kız,” demiş. “Çayın yanında yemen için sana çörek getirdim.”<br />
“Kapı açık güzelim,” diye seslenmiş Büyükanne. Kurt hemen içeri dalmış. Öyle açmış ki! Günlerdir hiçbir şey yememiş. Bu yüzden Büyükanne’yi çiğnemeden bir lokmada yutuvermiş. Biraz sonra Kırmızı Başlıkıl Kız Büyükanne’nin kapısını çalmış.<br />
“Kim o?” diye seslenmiş kurt yumuşak bir sesle.<br />
“Benim, Kırmızı Başlıkıl Kız.”<br />
“Kapı açık güzelim,” diye seslenmiş kurt. “İçeri girebilirsin.”<br />
Kırmızı Başlıkıl Kız bir an için tereddüt etmiş. ‘Büyükannemin sesi ne kadar da garip böyle?’ diye düşünmüş. Sonra büyükannesinin hasta olduğu gelmiş aklına ve kapının mandalını kaldırıp açarak içeri girmiş.<br />
Kurt, Büyükanne’nin geceliğini giymiş, onun başlığını ve gözlüğünü takmış yatakta yatıyormuş. Yorganı boğazına kadar çekmiş, içerisi karanlık olsun ve suratı fark edilmesin diye de perdeleri iyice kapamış.<br />
“Elindekileri oraya bırak da yanıma gel canım,” demiş kurt.<br />
Kırmızı Başlıkıl Kız çöreği yatağın yanındik küçük masanın üzerine koymuş, ama hemen kurdun yanına gitmemiş. Çünkü Büyükannesi bir tuhaf görünüyormuş.<br />
“Kolların neden bu kadar büyük Büyükanne?”<br />
“Seni daha iyi kucaklamak için!” demiş kurt.<br />
“Kulakların neden büyük, peki?”<br />
“Seni daha iyi duyabilmek için!” demiş kurt.<br />
“Gözlerin neden kocaman, peki?”<br />
“Seni daha iyi görebilmek için,” demiş kurt.<br />
“Dişlerin neden sivri peki?”<br />
“Seni daha iyi yiyebilmek için,” demiş kurt.<br />
Bunu söyledikten sonra kurt artık daha fazla kendine engel olamamış ve yorganı bir tarafa atarak yataktan fırladığı gibi Kırmızı Başlıkıl Kız’ı bir lokmada yutuvermiş. Sonra da karnı doyduğu için keyfi yerine gelmiş ve uykuya dalmış.<br />
Ama ne var ki kurt çok kötü horluyormuş. Evin önünden geçen bir avcı onun horultularını duymuş. Büyükanne’ye kötü bir şey mi oldu acaba, diyerek kulübeden içeri girmiş. İçeri girer girmez de orada neler olduğunu hemen anlamış.<br />
“Aylardır senin peşindeyim pis yaratık,” diye bağırmış avcı ve kurdun kafasına elindeki baltanın sapıyla vurmuş. Sonra da önce Kırmızı Başlıkıl Kız’ı, sonra da Büyükanne’yi dikkatle kurtun içinden çıkarmış. İkisi de sapasağlammış.<br />
Büyükanne, Kırmızı Başlıkıl Kız’ın ona getirdiği çöreği afiyetle yemiş. Kırmızı Başlıkıl Kız büyükannesine bir daha hiçbir kurdun sözüne kanmayacağına dair söz vermiş. Eve dönerken tavşanların saklandıkları yerlerden çıktıklarını görmüş. Tavşan Ormanı yine eskisi gibi tavşanlarla dolu bir orman haline gelmiş.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.trkiz.com/kirmizi-baslikli-kiz.php/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uyuyan Guzel Masali</title>
		<link>http://www.trkiz.com/uyuyan-guzel-masali.php</link>
		<comments>http://www.trkiz.com/uyuyan-guzel-masali.php#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Nov 2007 17:19:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Masallar]]></category>
		<category><![CDATA[uyuyan Guzel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sevdadan.com/uyuyan-guzel-masali.php</guid>
		<description><![CDATA[Bir zamanlar bir Kral ile Kraliçe bir kız çocukları olunca bu mutlu günün şerefine bir ziyafet vermişler. Ziyafetten sonra Kral çevresindeki insanlara baba olmanın kendisini nasıl mutlu ettiğini anlatmış, zira yıllar yılı karısıyla birlikte hep bir çocuk sahibi olmayı beklemiş durmuş. Sonra bebeğin altını değiştirmeyi yeni öğrendiği sıralarda başına gelenleri anlatırken konukların hepsini güldürmüş. Derken [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir zamanlar bir Kral ile Kraliçe bir kız çocukları olunca bu mutlu günün şerefine bir ziyafet vermişler. Ziyafetten sonra Kral çevresindeki insanlara baba olmanın kendisini nasıl mutlu ettiğini anlatmış, zira yıllar yılı karısıyla birlikte hep bir çocuk sahibi olmayı beklemiş durmuş. Sonra bebeğin altını değiştirmeyi yeni öğrendiği sıralarda başına gelenleri anlatırken konukların hepsini güldürmüş. Derken konukların bebek Prenses’e hediyelerini verme zamanı gelmiş.<br />
Herkes hediyelerini verdikten sonra sıra on iki periye gelmiş. “Benim Prenses’e hediyem Mutluluk,” demiş birinci peri. Konuklar sevinçle alkışlamışlar, Kral’ın ağzı kulaklarına varmış.<br />
“Benim hediyem Güzellik,” demiş ikinci peki. “Benim hediyem Akıl,” demiş üçüncüsü. Böylece on bir peri hediyelerini tek tek vermişler.<br />
On ikinci peri tam hediyesini vermek üzereymiş ki, bir gökgürültüsüyle sarsılmış bütün saray. Kapılar ardına kadar açılmış, içeriye yaşlı bir kadın girmiş ayaklarını sürüye sürüye. Onu gören herkes korkudan gözlerini kapatmış.<br />
“On üçüncü peri!” diye bağırmışlar hep bir ağızdan.<br />
“Bana davetiye yok mu Kral?” demiş on üçüncü peri korkun sesiyle kapı ağzından.<br />
“Sana davetiye yollamayı unutmuş olmalılar,” demiş Kral kem küm ederek. “Hizmetkârlar! Sofrada hemen bir yer daha açın! Çabuk!” Aslında Kral onu bile bile davet etmemiş, çünkü sarayda periler için sadece on iki altın tabak varmış. O da düşünmüş taşınmış, çareyi birini davet etmemekte bulmuş.<br />
On üçüncü peri minik Prenses’in kundağının yanına gitmiş. Bebek agu deyip minik elini ona doğru uzatmış. Derken peri birden, “Benim de prensese hediyem, on beşinci yaş gününde parmağına iğ batar batmaz ölmesi,” demiş iğrenç bir kahkaha atarak.<br />
Yine bir gökgürültüsüyle, kötü peri kaybolup gitmiş. Sarayın kapıları gürültüyle kapanmış ardından. Korkunç bir sessizlik kalmış geriye. Sonra Kraliçe ağlamaya başlamış.<br />
On ikinci peri öne atılmış. “Ben hediyemi vermedim daha,” demiş yumuşak bir sesle. “Kötü büyüyü bozamam belki, ama onu değiştirebilirim. Benim hediyem de büyüyü, Prenses’in parmağına iğ battığında ölmesi yerine, yüz yıl uyuması şeklinde değiştirmek olsun o zaman.”<br />
Yıllar geçmiş aradan. Bebek büyümüş, sağlıklı, güzel, mutlu ve akıllı bir genç kız olmuş. Kral’la Kraliçe kötü büyüyü çoktan unutmuşlar. Zaten ülke içinde ne kadar iğ varsa, daha Prenses bebekken yok edilmiş. Prenses uzun yıllar güvendeymiş.<br />
Fakat tam da on beşinci yaşına bastığı gün Prenses daha önce hiç fark etmediği bir kapı keşfetmiş. Kapıyı açmış, kıvrıla kıvrıla yukarı çıkan bir merdivenle karşılaşmış. Merdiveni çıkınca üzerinde altın bir anahtar bulunan bir kapıya varmış. Kapıyı açınca, içerdeki küçük odada tekerlekli bir şeyi çalıştıran yaşlı bir kadın görmüş. “Ne yapıyorsunuz öyle?” diye sormuş prenses. Yaşlı kadın gülümsemiş. “İplik eğiriyorum!” demiş. “Orada öyle bakıp durma. Gel, bir de sen dene, hadi.” İği Prenses’e doğru uzatmış.<br />
O anda olanlar olmuş. İğin sivri ucu Prenses’in parmağına batmış, Prenses hemen yere yığılıp kalmış. Dışarıda, avluda tavuklar gıdaklamayı kesmiş. Prenses’in köpeği, aşçının kedisini kovalamaz olmuş. Çalışma odasında kızının doğum günü davetiyesini yazmakta olan Kral’ın elinden kalem düşmüş. Mutfaktaki ocaklar yanmaz olmuş. Tüm saray uykuya dalmış.<br />
Yıllar yavaş yavaş akıp geçmiş. Saray unutulmuş. Ama olaydan yüz yıl kadar sonra bir gün yakışıklı bir Prens o civardan geçiyormuş. Uzaklarda dikenli çalılarla kaplı bir yer gözüne ilişmiş. Adamları gülerek bu büyülenmiş sarayla içindeki uyuyan güzel hakkında duydukları bir hikâyeyi aktarmışlar ona. ‘Ya doğruysa,’ diye düşünmüş prens ve atını dikenli çalılarla kaplı yola sürmüş.<br />
Önce çalılardan geçilecek hiç yol bulamamış. Çalılar hem çok sıkmış ve hem de üstüne tırmanılamayacak kadar dikenliymiş. Bakmış olacak gibi değil, çekmiş kılıcını ve yolunu açmak için çalıları kesmeye başlamış. Çalılıkları aşan Prens gördüklerine inanamamış. Her yer bir heykel gibi kıpırdamadan duran hayvalar ve insanlarla doluymuş. Sarayın içinde dolaşmış. Güneşle aydınlanan pencerelerde tek bir sinek bile vızıldamıyormuş. Hiç kimse kımıldamıyor, hiç kimse cevap vermiyormuş sorularına.<br />
Derken kapısı yarı açık bir kuleye varmış. İçeri girmiş, kıvrıla kıvrıla yukarı doğru uzanan bir merdivenle karşılaşmış. Prens, merdivenlerin bittiği yerde, tepede altına benzer bir şeyin parladığını görür gibi olmuş. Merdivenleri çıkmış ve kendini Prenses’in önünde bulmuş. “Uyuyan Güzel,” demiş fısıltılı bir sesle. Kızın güzelliğine dayanamamış, eğilip dudaklarından öpmüş.<br />
Prens onu öper öpmez Prenses gözlerini açmış. Onun uyanmasıyla birlikte sarayın mutfağında ocak tekrar yanmaya başlamış. Çalışma odasında Kral leinden düşürdüğü kalemi almış ve kızının doğum günü davetiyesini yazmaya devam etmiş. Tavuklar yerdeki buğday tanelerini gagalamaya başlamış.<br />
Kulenin en üst katındaki odada Prenses karşısında Prensi görmüş. Yüz yıldan sonra ilk defa dudaklarında bir tebessüm belirmiş. “Benimle evlenir misin?” diye sormuş Prens fısıltıyla. “Evet!” demiş Prenses ve Prensi öpmüş. Kral bu güzel haberi alınca muazzam bir ziyafet hazırlatmış. Prens ile Prenses evlenmişler ve ömür boyu mutluluk içinde yaşamışlar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.trkiz.com/uyuyan-guzel-masali.php/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
